E-posta Adresiniz*
Parolanız
CAPTCHA
Kodu yenilemek için tıklayın
Beni Hatırla
* İşaretli alanların doldurulması zorunludur.
Adınız*
Soyadınız*
E-posta Adresiniz*
Parolanız* (6-10 karakter)
Parolanız* (tekrar)
Lütfen haberdar olmak istediğiniz etkinlikleri işaretleyiniz.
CAPTCHA
Kodu yenilemek için tıklayın
E-Bülten Ayarlarım
Kitap
Tiyatro
Sinema
Diğer
Müzik
Tümü
Sergi
E-Bülten almak istemiyorum
Gaziantep
Antep değişiyor,çarşılar değişiyor...
Yazan: Özcan Yurdalan
Fotoğraflar: Tolga Sezgin

Son yıllarda hızlı dönüşüm yaşayan şehirlerin görünümleriyle birlikte yaşam biçimlerinde de önemli değişiklikler oluyor. Üretimin artması, ticaretin çeşitlenmesi, nüfusun çoğalmasıyla birlikte kent büyüyor, tüketim alışkanlıklarından alışveriş biçimlerine, sosyal ilişkilerden kültürel değerlere kadar her şey dönüşüm geçiriyor.

Bir vakitler tek merkezli şehir hayatları, yerini çok merkezli yaşantılara, tek aidiyetle ifade edilen kimlikler, yerini çoğul varoluşlara bırakıyor. Merkezi bir tek çarşı etrafına kurulan eski şehircilik anlayışının yerine, günümüz şehirciliği çok çarşılı ve çok merkezli olmaya başladı. Çarşılar sadece alışveriş merkezi olarak değil, yeni birer “yaşam merkezi” olarak, eski merkezin, hatta kimi zaman şehrin dışında kuruluyor.
Geleneksel şehir çarşısı bir vakitler olduğu gibi kentlilerin bütün ihtiyaçlarını karşılayabilen tek mekân değil artık. Nüfus artışıyla birlikte büyüyen şehirlerde yeni ekonomik ilişkiler, yeni yaratılan ihtiyaçlar ve tüketim davranışları günümüzde sayıları bir hayli çoğalmış merkez benzeri büyük çarşılarda gideriliyor.

Çok geniş bir yelpazedeki ürün çeşitlerini artık çarşıların hepsinde bulmak mümkün. Ancak hemen hepsinin menşei itibarıyla sayılı birkaç üretim merkezinden çıktığı da biliniyor. Bu yeni durum sadece Türkiye’de değil, küreselleşme süreci ile birlikte diğer endüstri-tüketim toplumlarında ve gelişmekte olan ülkelerde de görülüyor. Küreselleşme süreciyle birlikte dünyanın bütün çarşıları daha zenginleşiyor ancak ürün çeşitliliği ve özgünlüğü giderek azalıyor.
Hızla dönüşen kent: Antep
Gaziantep bu dönüşümü, hızla yaşamakta olan şehirlerden biri. Şimdilik eski çarşı mekânları, arastalar, bedestenler ve hanlar yerinde dursa, bakırcılık, sedefçilik gibi el sanatları yeni bir yükseliş ivmesi yakalamış olsa bile, daha çok turistik ihtiyaçlara, “nostaljik” hislere hitap eder durumdalar.
 
Geleneksel Antep Çarşısı’nın gerek pazara sunduğu ürün çeşitleri gerekse atölyelerin ürettiği objeler, günümüzün temel ihtiyaçları arasında değil. Çarşıda daha çok süs nesnelerinin ince beğenilere hitap ettiği, zevk ve merak saikiyle yapılan hatıra eşya ticaretine özgü çeşitler bulunuyor. Bu türden ürünlere duyulan ihtiyaç ve hediyelik/hatıra eşya alışverişi, belirli bir ekonomik imkâna sahip kesimlere özgüdür. Bu yaklaşımla birlikte, geçmişi asırlar öncesine uzanan geleneksel Antep Çarşısı’nın, hanlar bölgesinin ve bedestenlerin bugünkü uyanışını anlamak biraz daha kolaylaşıyor. Aynı şekilde şehrin tarihi dokusundaki eski mahallelerde ve çarşılardaki hummalı onarım faaliyeti de bu sayede anlam kazanıyor. “Neden dün değil de bugün?” sorusu cevap buluyor.
 
Gaziantep Çarşısı ve hanları konusunda yapılan araştırmalar, yazılan tezler, hazırlanan istatistikler, şehirde gelişmekte olan kentlilik ve koruma bilincine işaret ediyor. Antep hızla dönüşmekte olan kentler arasında ön sıraları alırken, geçmişi hakkındaki farkındalık bakımından da önemli bir örnek oluşturuyor. En azından şimdilik öyle.
Kültür Yolu Projesi
Gaziantep Büyükşehir Belediyesi ve Çekül Vakfı’nın ortaklaşa yürüttüğü “Kültür Yolu Projesi”, şehrin son on yıllarda yaşadığı hızlı ekonomik gelişimin bir sonucu. Bu sayede kentin dokusunu yaratan kültürel değerlerin görünür kılınması hedeflenmiş. Bakırcılar Çarşısı’ndan başlamak üzere kentin hafızasını yaşatacak projeler birbiri ardına uygulanıyor.

Bakırcılık, Gaziantep’te iyi ustalar yetiştirmiş onlarca zanaat arasından sadece biri, ancak yakın döneme kadar yaşamış olması ve taşıdığı özgünlük nedeniyle de en bilineni.

16. yüzyılda şehrin önemli iş kolu olan ve 20. yüzyıla kadar gelişimini sürdüren bakırcılık, 1900’lerin ortasından itibaren yerini fabrikasyon ürünlere bırakarak piyasadan çekilmeye başlamış. Aynı dönemde yaşanan yangınlar, eski çarşıyı harap hâle getirmiş. Büyükşehir Belediyesi ve Çekül Vakfı’nın “Metin Sözen Koruma Büyük Ödülü”nü alan projesi kapsamında ilk elde Bakırcılar Çarşısı ve hanlar bölgesindeki sekiz sokaktaki iki yüz seksen dükkân yenilenmiş. Ahşap doğramalar ve darabalarla sokakların görünümü iyileştirilirken altyapı tamamlanmış, elektrik ve telefon hatları yer altına alınmış, yağmur kanalları, taş döşeme yapılmış ve zarif bir aydınlatmayla çarşı daha elverişli bir alışveriş ve üretim mekânı hâline gelmiş.
Bakırcılar ve Sedefçiler Odası Başkan Yardımcısı Murat Kasılan’ın günümüzdeki bakır ustalarıyla ilgili yorumu, çarşının ve ustaların sahip olduğu yeni koşullar konusunda ilginç bir gelişmeye işaret ediyor. Ferah dükkânında gayet özenle yerleştirilmiş bakır objeler arasında karşılıklı oturmuş üç karışımlı hazır kahve içerken, sohbeti açmak için klişe sorulardan biriyle söze girmiş, eski bakır ustalarıyla günümüzün ustalarını karşılaştırmasını istemiştim. Gelecek cevabın alışıldık içerikte olacağını düşünüyor, artık usta kalmadığından, çırak yetiştiremediklerinden başlayan sohbetin geçmişe övgüler düzülmesi şeklinde gelişmesini bekliyordum ama hiç de beklediğim gibi bir cevap gelmedi. Murat Kasılan, bir televizyon kanalının bakırcılıkla ilgili yaptığı belgesel çekiminden dönmüştü. Bakırcılık Okulu’nun yeni dönem değerlendirmesi için bir toplantıya gidecekti, iki işin arasında kurşun kalıpta dövülen baklava dilimi kabartmalı zor bir motifi nasıl çıkardıklarını bana anlatıyordu.

Aslında o sırada soruma cevap vermekte olduğunu geç fark ettim: “Eski bakırlarda bu motifler yoktur, olsa da çok enderdir. Eski ustalar daha çok günlük kullanım eşyaları yaptıkları için, pek çok çeşidi üretmek durumunda kalıyorlardı ve zaman problemi, maliyet sorunları gibi kısıtlayıcı koşullarla karşı karşıyalardı. Bu nedenle çıkardıkları işler yüzlerce yıldır üretilen formların ve belli başlı motiflerin dışına çıkamıyordu. Hâlbuki bugünün ustaları çok daha yaratıcı ve ince işler çıkarabilecek koşullara sahip. Mesleğini seven ve işinin inceliklerini bilen bir bakırcı ya da sedefçi, eskisinden çok daha karmaşık, ince çalışmalar yapabiliyor. Günümüzün ustaları, bu konuda eski ustalardan daha iyiler.” diyor ve bir karşılaştırma daha yapıyor: “Ancak tersine işleyen bir durum var ki, eski ustalar bir haftada bir sürahi yapar ve iki koyuna değişirdi, bugün ise o bedelin onda birine bile satamıyoruz.” Bu yorum, Antep Çarşısı’nın günümüzdeki varoluş biçimini iyi kötü açıklıyordu. Arastalarda artık ne buğday getirip Tahmis Kahvesi’nin karşısındaki küçük meydanda borsa açılmasını bekleyen üreticiler vardı ne de hayvanını sattıktan sonra yemeniciye uğrayıp en kırmızısından bir çift topuksuz yemeni alacak Barak köylüsü.

Yine de Tahmis Kahvesi gibi yemeniciler de yerli yerinde duruyor. Tahmis onarıma alınmış elden geçirilirken, yemeniciler ürettikleri yeni modelleri daha iyi sergileyebilecekleri bir dükkân daha açmak için arayış içindeler. Antep Çarşısı, Anadolu’nun diğer geleneksel çarşılarından hayli farklı bir konum edinmiş. Bir yanıyla İstanbul Kapalıçarşısı’nın işlevlerini Antep boyutlarında yerine getiriyor, öte yandan turistik çarşıların yapaylığına bürünüp, bayağılığına düşmeden varlığını sürdürmenin kendine özgü yolunu arıyor.
Antep’in atan nabzı:Tahmis Kahvesi
Hanlar bölgesindeki çarşılardan Antepliler de, şehre ziyarete gelenler de, yabancılar da, yerliler de alışveriş ediyor. Esnaf hâlâ geleneksel vakarını korurken, turistik çarşıların rahatsız edici alışveriş biçimlerine, hanutçuluğa, ayakçılığa ve çığırtkanlığa prim vermiyor.
 
Bu gözlemler, düşünceler, yorumlar kafamın içinde uçuşarak çarşı içinde Elmacı Pazarı’na doğru yürürken, çifte kavrulmuş kahve içmek için Tahmis Kahvesi’ne gidiyordum. Antep’in eski kent dokusunu anlamanın, hatta bir adım ötesine geçerek hissetmenin iki kapısı vardır. O iki kapıdan geçerek şehrin ruhuna temas edilir, geçmişe dair soruları günümüze bağlayacak köprülere oradan ulaşılır. O kapılardan biri, 20. yüzyılın başına kadar Ermenilerle Türklerin, Hristiyanlarla Müslümanların bir arada yaşadıkları Bey Mahallesi’dir ki incelmiş zevkin taşa, mekâna ve hacme işlendiği o bir dizi ev, konak, sokak, köşe ve kuşluk, Antep’in yakın geçmişine ayna tutar. Tahmis Kahvesi’ne gelince o kapıdan giriş, ancak derin bir soluk alarak sırları hayli dökülmüş bir aynanın arkasına dalar gibi yapılan bir gidiştir. Şehir ile esnafın, esnaf ile ticaretin ilişkisini anlamak, ayrıca Anteplilerin kültürel ihtiyaçlarını giderdikleri, siyasetin hararetle yaşandığı sosyal ortamın nabzını tutmak için de Tahmis’in kapısından geçmek gerekir.
 
Kahvenin konumu oldukça ilginç, sırtını Mevlevihane’ye dayamış, önünde Buğday Arastası bulunuyor. Mevlevihane’ye gelir sağlaması amacıyla yapılan dükkânlardan biri olan Tahmis, 1638 tarihini taşıyan Farsça kitabesine göre “Ayıntab Sancak Beyi Türkmen Mustafa Ağa Bin Yusuf” tarafından yaptırılmış.
“Tahmis”; Arapça, kavrulmuş kahvenin öğütülüp satıldığı yer demek. Mekânın temel işlevi, bugün de aynen devam ediyor. Kahvenin hasını içerken, az kavrulmuşundan çifte kavrulmuşuna, iri öğütülmüşünden ince çekilmişine kadar istediğiniz çeşidi almak mümkün. Ancak Tahmis sadece çay, kahve içilen, nargile fokurdatılıp sohbet edilen bir yer olmamış, tarih boyunca çok farklı işlevler üstlenmiş. Tahmis’e, Antep ticaretinin çarşıdaki dönüşümünü görmek için bakınca aynı zamanda sosyal yapının ve değişim sürecinin gölgeleri de görülüyor. Cumhuriyet’in ilk yıllarında yeniden inşa edilen toplumun ihtiyaçlarını karşılamak üzere, Halkevi binası ile Tahmis’in salonu kullanılmış, konferanslar, konserler ve eğitim seminerleri verilmiş. Bir iki sefer balo düzenlendiğine dair söylenti olmasına rağmen bu konuda kesin bir veri yok. Dönemin siyasi gelişmelerinin Tahmis’ten çarşıya, çarşıdan Antep’e yayıldığını söylemek zor olmasa gerek. Bütün bunların yanı sıra, bu kahvenin uzun süre buğday borsası olarak önemli bir ticari işlev taşıdığını biliyoruz. Çevresinde bugün de var olan Buğday Arastası o günlerden kalmış.

Bir dönem Antep Çarşısı’nın gözde mekânları arasında olan Tahmis, televizyonun yaygınlaştığı günlere kadar, müdavimlerin katılımıyla yapılan derin sohbetlerin ve hikâyecilerin mekânı olarak nam salmış. Patlıcan moru ile kuzguni siyah arası kadife renkler taşıyan kahvenin tavanı, tersine çevrilip salonun üstüne kapatılmış devasa bir ahşap tekne gibi duruyor. Bu tavanın altında anlatılan hikâyelerden günümüze hemen hiçbir şey kalmamış olmasına rağmen, namlı masalcıların adları hâlâ biliniyor. Bayram Arık, Kör İbo ve Çerkez Ali, zamanında çarşının ve şehrin popüler karakterleri arasında önemli yer tutarmış. Belirli zamanlarda, özellikle Ramazan’da perde kuran Karagözcüler de gerek günlük gelişmelere dönük taşlamalarıyla gerekse hoşça vakit geçirmenin aracı olarak, Tahmis’teki önemli etkinlikler arasındaymış.

Şimdi Tahmis Kahvesi’nde ne Karagözcüler kaldı ne de masalcılar. Karagöz izlemek için Ramazan ayında Bursa Çarşısı’na gidip akşam olmasını beklemek gerekiyor, masal dinlemek için de Şam’ın El Noufre Kahvesi’ne gitmek lazım. Neyse ki Tahmis’te maç seyredilen kocaman ekranlardan yok henüz. Mekânı üç kuşaktır işleten ailenin son temsilcisi Bahattin Dedekurt, gayet sakin mizaçlı biri. Eğer bir yabancıyı adabıyla, demiyle gözü keserse, usuldan yanaşıp sohbete başlar ve bu sayede Antep kültürüne girişin ilk dersi alınmış olur.

Bu seferki gidişimde Bahattin Dedekurt’a çarşının ahvalini sorup bugünkü hâli hakkında ne düşündüğünü öğrenmek istemiştim. Çifte kavrulmuş kahve içmek bahanesiydi. Onun anlatacakları olmadan soğuk sayısal verilerle dolu ekonomik tahlillerin, ticari envanterlerin, sosyal araştırmaların tanımladığı kifayetsiz atmosfer ve sığ yorumlar neye yarardı ki?Bu düşünceyle Elmacı Pazarı’nda, çifte kavrulmuş koyu kahvenin tadını çıkardıktan sonra, elimdeki çarşıya ilişkin metinleri karıştırır, sonra da bir menengiç kahvesi içip güne güzel bir giriş yaparım, diye düşünüyordum. Bey Mahallesi’nden çıkmış Elmacı Pazarı’na doğru giderken sağ tarafta oldukça yeni görünen Şire Hanı ve Yemiş Hanı’nı görünce Antep’in hanlar bölgesinin başladığını anladım. 1887 yılında dönemin Belediye Başkanı Mustafa Ağa tarafından yaptırılan Şire Hanı, sadece Antep’in değil bütün Güneydoğu’nun en büyük hanı sayılıyor. Ölümcül bir yangından sonra harap olan yapı, belediye tarafından 2003 yılında onarılmış. Yanındaki Yemiş Hanı ve az ötesindeki Tuz Hanı ile birlikte şehrin hanları arasında önemli bir yer tutuyor.

Gaziantep’te ticaretin odaklandığı hanlar konusunda araştırma yapan Gamze Yazgan Maraş, Birinci Dünya Savaşı öncesinde şehirde irili ufaklı otuz bir tane hanın bulunduğunu belirterek, bu rakamın kesin olmamasına rağmen ticari gelişmişliğin göstergesi olduğunu söylüyor.
Hanlar bölgesi
Coğrafi konumu nedeniyle Antep, tarih boyunca başta askeri, ticari ve iktisadi amaçlar olmak üzere insan topluluklarının geçiş yerlerinden biri olmuş. Halep ve İskenderun’a giden kervan yollarının kavşağında bulunması sayesinde 16. yüzyıldan itibaren ticaret ve zanaatlarda önemli gelişme kaydetmiş. Bu gelişim, doğal olarak konaklama ve organize alışveriş mekânları ihtiyacını yaratmış. Gaziantep’teki iki katlı hanların üst katlarında bulunan odalar, dinlenme ve geceleme amacı ile kullanılırken, alt katlarda tüccar büroları, depolar ve dükkânlar yer alırmış. Hışva Hanı, Tuz Hanı, Emir Ali Hanı, Mecidiye Hanı, Yeni Han, Yüzükçü Hanı, Şeker Hanı, Millet Hanı, Eski Gümrük Hanı, Belediye Hanı, Kürkçü Han, Elbeyli Hanı, Maarif (Yemiş) Hanı, Güven Hanı, Anadolu Hanı, Kumruoğlu Hanı (Kızmız Hanı), Tütün Hanı günümüze gelen yapılardan başlıcaları.

Hanlar bölgesinde bulunan geleneksel çarşı, Elmacı Pazarı’nın küçük meydanına ve Buğday Arastası’na birkaç dar sokakla açılıyor. Sonra içeriye doğru dallanıp budaklanarak yamaca sardığı yerde Bakırcılar Çarşısı başlıyor. Aslında pek geniş olmayan bir alana yayılmış olmasına rağmen küçük dükkânlar, dar sokaklar ve yarattığı atmosfer nedeniyle karmaşık bir labirent hissi veriyor. Bütün eski çarşıların geleneksel yerleşimi olan mesleklere göre ayrılmış bölümlerden oluşan çarşı, bugün de özgün yapısını korumakla birlikte eski zanaatlardan geriye pek azı kalmış. Mesela, Haphapçı Çarşısı’nda artık takunya yapılmıyor. Daha çok tahta kaşıktan başlayarak ufak tefek ahşap işlere dönmüşler. Kendirci Çarşısı’nda da elle bükülen kendir ipleri, urganlar, halatlar üretilmiyor. Eskiden aba ve külah satan kendirciler çoktan çeşit değiştirmiş. Hasırcılar Çarşısı da aynı durumda. Eskici Çarşısı’nda eski giysi, ayakkabı, halı ve kilim satan dükkânlar kapanmış. Külekçiler Çarşısı’nda yoğurt mayalamak veya pekmez basmak için silindirik ahşap kaplar yapılırken, geriye sadece ismi kalmış.
 
Attar Çarşısı’nda mesleği icra eden birkaç dükkândan birini İlhan Aslanyürek işletiyor. Çarşının diğer dükkânları gibi onunki de gayet küçük. Dışarıdaki tezgâha kuru bitkileri, otları, kökleri sıralamış. Sabunları üst üste dizmiş, şişeler içindeki yağları en görünür yere koymuş, müşteri bekliyor. Akşamın bir vakti gittiğim için olsa gerek pek de neşeli bir hâli yoktu. Tam girişe oturmuş, iki kolunu, iki yandaki tezgâhın üstüne yatırmış, gelip geçenleri seyrediyordu. Müşteri değil de merak sahibi olduğumu anlayınca, “Bu vakitte bir de bunun sorularıyla mı uğraşacağız…” der gibi yüzüme baktı. Çarşının eskilerinden biriydi. Kendini bildi bileli bitkilerle ilgileniyordu ancak 1977’den beri iyice merak sarmış ve derinlemesine bilgi edinmek üzere elinden ne geliyorsa yapmaya başlamıştı. Bir dolu endemik bitki tespit etmiş, bilim insanlarıyla ortak çalışmalar gerçekleştirmiş, literatüre girmişti. Yaptığı işin attarlık olarak tanımlanmasını istemiyordu. Herbalist denilmesi daha doğruydu...

Kendisi hakkında bu kısa bilgiyi vermeden önce, akşamın bu vaktinde iki çene çalmanın pek de fena olmayacağına karar vermişti anlaşılan ki kollarını iki yandaki tezgâhtan indirip, “Gel şuraya geçelim.” demişti. Dükkân kalfaya emanetti. O önde, ben arkada Attar Çarşısı’nı geçip demircilerin sokağına girdik. Biraz ilerledikten sonra darabası yarı açılmış bir dükkânın önünde durduk. Bir motosiklet park etmişti, aradan sıyrılıp içeri girdik. Yarı karanlık dükkânda salkım saçak kuru bitkiler, yan yana dizilmiş kavanozlar, birkaç çuval içinde tohum mu, kuru meyve mi tam anlamadığım renkli ve iri taneler duruyordu. Kapının hemen yanında küçük bir kütüphane ve yarı okunup yüzükoyun kapatılmış kitaplar vardı. İki oturak alıp dışarı çıktık. Motosikletin yanına koyup oturduk. Karşıdaki Kürkçü Han onarımdaydı. 1890 yılında yolcu hanı olarak inşa edilmiş ve bugüne kadar hiç onarım görmemişti. Dönemin Osmanlı Avlulu Han mimarisinin tipik örneklerinden biriydi. Ancak ayırt edici özelliği, bitişiğindeki sabunhaneydi. Yani hem otel hem depo hem dükkân hem de imalathane barındıran bir kompleks yapıydı burası. Kürkçü Han, son dönemde baharatçılar tarafından kullanılmıştı.

Sırtımızı tahta darabaya yaslamış vaziyette İlhan Aslanyürek’in elindeki bitkiler kitabında onun gösterdiği sayfalara bakıp yorumlarını dinlerken, karşıdaki çay ocağından günün son çay servisi başladı. Oldukça geç, hatta nafile bir servisti bu, çünkü bizden başka çayın talibi çıkmadı. Yandaki demirci, işini ara vermeden sürdürüyor, belli ki bir sipariş yetiştiriyordu. Karşıdaki bakırcı ise tezgâhı toplamaya başlamıştı. İlhan Aslanyürek, 1977 yıllında bitkiler ve şifa özellikleri ile ilgilenmeye başladığında çarşıda sadece yiyecek içeceklerde kullanılan zencefil, tarçın, havlıcan, karabiber gibi baharatlar satılırmış. Konuyla ilgilenmeye başlayınca nasıl bir deryaya daldığını da keşfetmiş. Anadolu’daki yirmi beş gül çeşidinden on üç tanesinin Antep’te yetiştiğini bulmuş. Tam muhabbet koyulaşmış, “Beş yüz bitkiyi bir çırpıda konuştururum.” diye cümleye başlamıştı ki tok darbelerle oturduğumuz yer sarsılmaya, kulaklarımızın tozunda çekiçler patlamaya başladı. Yandaki atölyede otomatik balyoz inip kalkıyor, demir dövüyorlardı.

Sustuk. Etrafı seyretmeye başladım. Önümüzden geçenler genellikle işten yorgun çıkmış, bir an önce eve gitmekten başka bir şey düşünmeyen insanlardı. Alışkın adımlarla çarşıdan geçiyor, belli ki her gün bu yolu kullanıyorlardı. Küçük bir kamyonet, çarşı içine girmiş, daracık yolda dükkânlara sürtünmemek için kulaklarını toplar gibi aynalarını kapatmış geçmeye çalışıyordu. Bacaklarımızı topladık, geçti. Yandaki atölyede arık küreği, nacak, kasap çengeli ve hayvan kazığı yapılıyordu. Bir zamanlar tırpanın âlâsı bu atölyelerden çıkardı, yıllarca kullanılsa da kolay kolay eskimezdi. Ama artık Çin işi tırpanlar piyasaya girdiğinden beri köylüler çifte su verilmiş çarşı malını pahalı buluyorlardı. Yandaki makine izin verdiğinde bulduğumuz ilk sessizlikte bunları ancak konuşmuştuk ki balyozlar yeniden inmeye başladı. Böyle sekmeli bir muhabbet tutturmuş gidiyorduk. İlhan Aslanyürek, yanımızdaki motorun oturağına koyduğu kitap demetinin en altından bir dergi çekip yayımlanmış bir yazısını gösterdi, “İnsan bir yazıyı başarınca evladı gibi oluyor.” dedi. Sonra yazarlıktan, edebiyattan, Antepli yazarlardan konuştuk. Bakırcılar Sokağı’nda dükkânın saçak altına oturmuş çaylardan son yudumları alırken, 1980’de ahşap çanakların kullanılması yasaklanana kadar Külekçiler Çarşısı’nın nasıl hareketli olduğunu, eşeklerle sabah erkenden köylülerin getirdiği külek dutlarının tadına doyamadığını anlattı.

Külekçiler Çarşısı, alanın tam ortasında boylu boyunca uzandığı için ne zaman çarşıya girsem yolum daima oradan geçiyordu. Daha ilk gün esnafın dikkatini çekmiştim, birkaç esnafla tanışmış, neden geldiğimi, ne aradığımı, nasıl çalıştığımı anlatmıştım. Bu sayede selam sabah eksik olmuyor, kimse elinden geleni ardına koymuyordu. O gün, Tütün Hanı’na gidip avlusunda kısa bir mola vererek notları gözden geçirmek için yürürken karşılaştığım iki esnaf, yarım kalan bir muhabbetin eksiklerini tamamlamak üzere lafa girdiler.

Esnaf Sahresi’ni konuşuyorduk. Arkadaşlardan biri bakırcı diğeri saraçtı. Bakırcı olan Ali Aydın Çelebi iki kuşaktır aynı işi yapıyordu. Onun anlattığına göre, her meslek kolu belirli zamanlarda bir araya gelir kırlara çıkarmış. Esnaf Sahresi denilen bu etkinlik içinde sosyal ve ekonomik meselelerle birlikte çarşının problemleri konuşulur, küsler barıştırılır, ihtiyacı olana destek sağlanır ve birlikte yenip içilirmiş. Genellikle temmuz ayının ilk haftasında yapılan sahreler, 70’lerin sonuna kadar canlı biçimde yaşanmış. Çarşının yapısal değişimi, imalattan gelmeyenlerin dükkân açmasıyla birlikte değişmiş. Eskiden büyük alışverişlerde bile çek-senet yerine söze güvenilirken, bugünkü şartlarda bu güven tamamen ortadan kalkmış.

Saraçlık yapan İbrahim Tıffarlıoğlu, ilkokul çağlarından beri çarşıda olduğunu ve bazı gelenekleri o günlerden hatırladığını söylüyor. Sıkıntıya düşen bir esnafın derdini çözmek için yaşlı esnaflardan birinin çıkıp dükkân dükkân dolaşarak kime verileceğini söylemeden yardım topladığını anlatıyor. 70’lerde de bu gelenek sürüyormuş ama 80’lerde pek çok şeyle birlikte çarşının düzeni de bozulmuş. Bir zamanlar köşker iğnesiyle tabanca kılıfı-kubur dikerlerken artık bel kemerleri bile hazır gelmeye başlamış.

Yeni kuşak sedefçiler

Bakırcılar Çarşısı’ndan geçip hızlı adımlarla kaleye doğru yürüyordum. Bakırcılar ve Sedefçiler Odası’nın eğitim merkezinde beni bekliyorlardı. Kalenin karşısında, yeni bir binanın alt katındaki atölye, geniş bir alana yayılmıştı. Bir köşede, vücutlarının gergin duruşundan ve çekiç darbelerindeki kararsızlıktan anlaşılacağı gibi okula yeni başlamış iki genç, kafalarını kaldırmadan çalışıyordu. Eğitim merkezinin yöneticisi Ali Ayalp, merkezin geçmişinden bahsetti. Hevesli gençlere, işsiz insanlara ve sayıları giderek artmaya başlayan sokakta yaşayan çocuklara meslek kazandırmak için açılan atölye, aynı zamanda Antep bakırcılığının daha nitelikli usta ihtiyacını da karşılamak için kurulmuş. 2009 yılının Nisan ayında açılan merkez ilk mezunlarını vermiş, ikinci dönem eğitim yeni başlamış.

Atölyedeki işleri inceleyerek dolaşırken yanımıza gelen merkez eğitimcilerinden Ahmet Sazlık, sedef kakma öğretiyordu. Piyasaya daha kaliteli mal çıkarmak için okulun başarılı olması ve iyi ustalar yetiştirmesi çok önemliydi. Öğrenciler mülakatla seçilirken, “Bakıra karşı bir duyarlılığı, bir hissiyatı var mı? Bu işe uygun mu?” diye bakılıyordu. Yüz iş günü süren kurslar sonunda katılımcılar birer resmi sertifika alıyorlardı. Merkez, yeni mezunların iş bulmasına da yardımcı oluyordu. Bu dönem yirmi bakırcılık, on sedefçilik öğrencisi almışlardı. Önümüzdeki dönem başarı durumuna göre sayının daha da artacağını umuyorlardı. Bunları konuşurken Ahmet Sazlık yanımızdan ayrılıp tezgâhın başına geçti, Antep’teki geçmişi 15. yüzyıla dayanan sedef kakma sanatının inceliklerini gösteren birkaç tekniği anlatarak elindeki kutuya küçük bir nakış işledi.

Yüzlerce yıllık geçmişine rağmen hızlı yaşanan dönüşüme uyum sağlama gayreti içindeki çarşı esnafı, sadece biçimsel tedbirler ya da tüketimi esas alan stratejiler değil, doğrudan üretimin kalitesini yükseltecek çareler arıyordu. Bu maksatla bakırcı ve sedefçi yetiştirecek bu merkez açılmıştı.

Köylüyle kentli hanlarda buluşurdu
Eğitim merkezinden çıkıp Bakırcılar Çarşısı’na geri dönerken onarımı yeni bitmiş Zincirli Bedesten’in yanından geçtim. 1718’de inşa edilen yapı, “L” şeklindeki planıyla pek sık rastlanan bedestenlerden değildi. Bir zamanlar seksen dükkânlık büyük bir çarşıyken, üstüne ikinci kat inşa edildikten sonra adliye olarak kullanılmıştı. 1957 yangınında önemli oranda tahrip olan bina, daha sonra et hali yapılmıştı. 2008 yılında tamamlanan restorasyonun ardından da çarşı olarak hizmete girmişti. Zincirli Bedesten belli ki tam kıvamını bulamamış, henüz verimli bir çalışma tutturamamıştı. Çarşıda amaçsız gezinen birkaç kişi ve dükkânın önüne oturmuş sıkıntıyla müşteri bekleyen esnaf dışında pek kimse yoktu görünürde.

Antep’te çeşitli dönemlerde yapılmış altı bedesten bulunuyor. Bazı zamanlar bedestenler bir tür banka, emanethane ya da kıymetli malların depolandığı yerler olarak kullanılmış. Günümüzde Zincirli Bedesten dışında Aziziye ve Mecidiye Bedestenleri de ayakta. Bir adı Kemikli Bedesten olan Mecidiye Hanı’nın adı bu çifte bedesteni tamamlayan Sultan’ın namını yaşatıyor. Hemen yanındaki Aziziye Bedesteni ise inşaatların Sultan Aziz döneminde başladığına işaret ediyor. Toplam seksen dükkânlık bu ikiz bedestende bugün kuyumcular, örtücüler ve havlucularla birlikte farklı iş kollarından esnaflar çalışıyor. Gaziantep’te Hanlar Bölgesi’ndeki ticari mekânlar içinde kapalı çarşı formuna en yakın yapı olarak bu ikiz bedesten gösteriliyor.

Hanlar Bölgesi ve çarşılarla ilgili çalışmalar yürüten Arkeolog Ahmet Ertürk, Gaziantep’in alışveriş kültüründe “kapalı çarşı” formunun tercih edilmediğini, daha çok üstü açık mekânlarda alışverişin rağbet gördüğünü söyleyerek bunun kültürel bir olgu olduğunu, hanlar, hanların çevresindeki dükkânlar, hamam ve ibadethaneyle kompleks yapılar kurulduğunu belirtiyor.
Antep’in yerel tarihiyle ilgilenen gazeteci yazar Bülent Ağcabay da Antep’te ticaretin ağırlıkla hanlar çevresinde yaşandığını, arasta içindeki Tütün Hanı, Yemiş Han ya da Şire Han gibi tek bir ürüne tahsis edilmiş hanlar bulunduğunu söyleyerek hanların köylü ile kentli arasındaki ilişkinin kurulduğu tek yer olduğunu belirtiyor. Bereketli Barak Ovası’nda genellikle ailelerin büyük toprakları varmış. Hatta tarlalar arasında sınır kullanılmaz, ekinlerle birbirinden ayrılırmış. 1950 yılına kadar köylü köyünde yaşar, mevsiminde ürününü şehre getirip hanlardaki tüccara satarmış. Hanların üst katı konaklama odası ya da tüccar mekânı olarak kullanılır, alt katlar depo ve toptancı dükkânı olarak hizmet verirmiş. Böylece köylüler ile şehirliler arasındaki ilişkinin arasında tüccarlar bulunurmuş. Ancak 50’lerden sonra değişen ekonomik koşullar, yeni üretim ve yerleşim politikalarından sonra Antep göç almaya başlamış. Kent dokusunun önemli oranda tahrip olduğu süreç böyle başlamış.

Akşam dükkânlar kapanırken Elmacı Pazarı’nın karşısında yeni düzenlenen meydanda oturmuş şık bir tepsi, zarif bir bardak ve küçük bir lokumla servis edilen menengiç kahvesini yudumluyordum. Tahmis Kahvesi’nden gelen matkap, çekiç sesleri kesilmiş, ustalar toparlanmaya başlamıştı. Işıkların iyice yumuşak düştüğü, günün en uysal saatlerinde karşıdaki dükkânların önüne asılmış kuru patlıcan, biber, kabak, bamya hevenkleri daha göz alıcı görünüyordu. Ucu kancalı uzun sırıklarla hepsini teker teker indirdiler. Son dükkân darabasını kapatana kadar yerimden kalkmadım.
Gaziantep
Gaziantep, dünyanın yaşayan en eski kentlerinden biridir. Şehrin yakınlarındaki Dülük Tepe’de yapılan kazılar sırasında paleolitik dönemden beri insanların yaşadığını gösteren kalıntılara ulaşılır. Ticaret yollarının üstünde olması, şehrin gelişimini her dönemde olumlu etkiler.

İlk kurulduğunda Babil yönetiminde olan kent, MÖ 1700’lü yıllarda Hititlerin daha sonra da Mısır’ın yönetimine girer. MÖ 700 ile MS 546 arasındaki yaklaşık 1250 yıl içinde Medler, Asurlular, Persler, Makedonlar, Selevkoslar, Romalılar ve Kommagene Krallığı tarafından yönetilir. Romalıların Dülük yakınlarında kurduğu yeni kent, MS 395 yılında Bizans İmparatorluğu’nun eline geçer. MS 636’da ise İslam orduları tarafından alınır. 1071’den sonra Selçuklular, daha sonra Eyyubiler, 1270’te Moğollar, 1389’da Dulkadiroğulları ve 1471 yılında Memlûkler tarafından yönetilir. 1516’da Yavuz Sultan Selim’in Mercidabık Muharebesi’nden sonra Osmanlı yönetimine geçmiştir.

Seyyahlardan…

1648’de Evliya Çelebi;

“Ayıntap kenti tümüyle otuz iki mahalledir. Sekiz bin altmış yedi tane toprak ve kireç örtülü, bayındır, bakımlı, yüksek saray görüntülü evleri vardır. Tümüyle yüz kırk mihraplı ve yoğun cemaate sahip Arasat Meydanı’ndaki Boyacıoğlu Camii ve çarşı içindeki Tahtalı Camii, sanatlı, ferah, büyük kubbeli ve görkemli yapılardır.

Ayıntap’ta üç yüzü aşkın sarayın özel hamamı vardır. Tümüyle üç bin dokuz yüz dükkânlı büyük bir çarşıya, açık artırmayla satış yapan pazarlara sahiptir. İki bedesteni, çarşısı ve saraçhanesi, üstleri örtülü kâgir ve sağlam süre düzeni içinde süslü dükkânlardı. Tamamına yetmiş çeşmesi var, fakat onlara hiç de gereksinme duyulmaz, her eve hayat ırmağı denginde sular akmaktadır…

"…1648’de gördüğümüz kent, bu kez sekiz mahalle, nice han, cami ve dükkân kazanarak büyük bir gelişme göstermiş, Tanrı’ya şükürler olsun ki, bu gelişmesini sürdürmektedir.”

Çarşıdan bir meslek: Kenevetçi

Kentte evlere dağıtılan suyu ve su yolunu kontrol eden kişilere kenevetçi denirdi. Kenevitçiler belediyeye ya da merkezi yönetime bağlı çalışmazlar, esnaf şeyhi tarafından görevlendirilirlerdi. Şehir suyu önceleri Pancarlı’dan Gaziantep’e kayadan oyma su yolu ile gelirdi. Bu su, şehirde evden eve künklerle yer altından aktarılır, her evdeki “Gane” denilen küçük su havuzunda biriktirilirdi. Kenevetçiler, bu su sisteminin sağlıklı işlemesinden, temizlik ve bakımından sorumlu olurlardı.
20.01.2017