E-posta Adresiniz*
Parolanız
CAPTCHA
Kodu yenilemek için tıklayın
Beni Hatırla
* İşaretli alanların doldurulması zorunludur.
Adınız*
Soyadınız*
E-posta Adresiniz*
Parolanız* (6-10 karakter)
Parolanız* (tekrar)
Lütfen haberdar olmak istediğiniz etkinlikleri işaretleyiniz.
CAPTCHA
Kodu yenilemek için tıklayın
E-Bülten Ayarlarım
Kitap
Tiyatro
Sinema
Diğer
Müzik
Tümü
Sergi
E-Bülten almak istemiyorum
İstanbul
Şehirlerin sultanı İstanbul’un çarşıları
 
Yazan: Özcan Yurdalan
Fotoğraflar: Tolga Sezgin
 
İstanbul çarşıları diye bir yazı kaleme almak için yola çıkınca ilk durak, tarihi yarımada olur kuşkusuz. Aslına bakılırsa ilk durak da son durak da burasıdır. İstanbul’un hafızası nasıl ki eski surların içinde kalan bu bölgede saklıysa, ticaretin, çarşıların ve iktisadın merkezi de tam burada bulunur.

İstanbul için “tarihi ticari merkez” diye tanımlanan alan, bir başka şehrin tamamını içine alacak kadar büyüktür. Anadolu’nun eski kentlerindeki çarşıları yazarken kentin haritasını açmak yeter. Ancak İstanbul’u yazarken göz atılan Kapalıçarşı haritası bile kendi başına mütevazı bir kentin ayrıntılarını barındıracak zenginlikte görünür.

Kapalıçarşı kendi başına bir dünyadır. Bu dünyanın aslına nüfuz edebilmek, her çabaya, her zahmete değer, çünkü sadece bu ülkedeki ekonominin değil kültürel değişimin, geleneksel yapıdaki dönüşümün ve gelecekteki ilişkilerin ipuçları da burada bulunabilir.

Geleneksel alışveriş mekânlarının sultanı sayılan Kapalıçarşı, her şeye rağmen, bütün olumlu vasıfları ve imkânları göz önüne alınarak düşünülse bile, yine de Anadolu’daki herhangi bir geleneksel çarşının problemlerini bünyesinde barındırıyor. Esnafın şikâyetleri, esnaf örgütlerinin tutumları, yerel yönetimlerin politikaları birbirine benzer durumda. Sorunlar ve şikâyetler gibi çözüm önerileri ve beklentiler de aşağı yukarı aynı. İstanbul’un çarşıları, hatta Anadolu’nun çarşıları bu nedenle ve ister istemez Kapalıçarşı tarafından temsil ediliyor.

Bu yazı için yola çıkınca ister istemez tarih içinde bir yolculuk da gerekli oluyor. İstanbul bugün çok merkezli bir dev şehir. Dünyadaki benzerleri gibi çok merkezli ve çok kimlikli yapısını bir zenginlik olarak barındırıyor. Buna rağmen “Şehrin iki odak noktası neresidir?” diye sorulacak olursa, verilecek cevaplardan biri mutlaka Taksim Meydanı, diğeri de tarihi yarımada ve Sultanahmet Meydanı’dır. Bu ikisi arasında yapılacak küçük bir yolculuğun son durağı Kapalıçarşı olur kuşkusuz.
 
Taksim’den Beyoğlu’na

Taksim’den Rue de Pera’ya girince Avrupai alışveriş kültürünün iyice yerleştiği, hatta olağanlaştığı alışveriş mekânlarıyla karşılaşılır. İstiklal Caddesi’nin iki tarafındaki yüksek vitrinli aydınlık dükkânlar, mallarını sergileme biçimleri ve esnafın davranış şekliyle modernizmin alışveriş formlarını bütün çeşitliliğiyle barındırıyor. Bu hâliyle cadde, sayıları hızla artan yeni alışveriş mekânlarından, alışverişle birlikte yeni ve başka türlü bir yaşam biçimi öneren AVM’lerden oldukça farklı görünüyor.
 
Şehrin en namlı alışveriş bölgesi sayılan Beyoğlu, bu şöhreti hak edecek biçimde, alışverişin her türlüsünü, ince ayrıntılarıyla birlikte bütün beklentileri karşılayacak şekilde sunan bir yer. Başta İstiklal Caddesi olmak üzere, buraya açılan ara sokakların hemen tümü, açık alanlarda eğlence ve dinlenme imkânı verdiği gibi kültür, beslenme, buluşma, zaman geçirme, sohbet etme gibi insani faaliyetlerin tamamını karşılayacak mekânlara sahip. Bu hâliyle İstiklal Caddesi, İstanbul çarşıları içinde bütün kesimler tarafından çekim gücü en yüksek yer sayılır. Her ne kadar şehrin Avrupa yakasında olduğu gibi Anadolu yakasında da hatırı sayılır çarşılar bulunsa da, bu yazının sınırlarını tarihi yarımada ile belirlemiş olduğumuz için, dışarıda kalanlar hakkında laf etmeyi bir başka sefere bırakarak yolumuza devam ediyoruz.
 
Galata’dan Haliç’e

İstiklal Caddesi’nin alışveriş ağırlıklı hayatına eğlence ağırlıklı bir ek olmayı son yıllarda başaran Galata’ya, müzik aletlerinin envai çeşidini satan Galip Dede Yokuşu’ndan girilir.

Taksim’den başlayan yürüyüş iki kilometrelik İstiklal Caddesi’nin sonundaki Galata’ya varınca, tarihte ticaretin nabzının attığı önemli bir durağa gelinmiş olunur. Burası, aslında Kapalıçarşı’nın bir vakitler sahip olduğu “finans merkezi” gücünü sarsan yerdir. Her ne kadar eskisi kadar olmasa bile Kapalıçarşı ve Bedesten hâlâ belli sektörlerde ekonominin dizginlerini elinde tutmaya devam ediyor ancak Galata bir başka âlem olmuş. Bir zamanların ayrıcalıklı Ceneviz tüccarlarının ihtişamlı kulesi, artık seyirlik bir yer. Kulenin yakın çevresi de alışveriş ve finans merkezi olmaktan çok tarihi bir mekân olarak varlığını sürdürüyor. Günümüzün Galatası, turizmden nasiplenmek ve son yıllardaki gelişmelerle birlikte kültürel bir çekim alanı yaratmak için yol arıyor.

Sivri külahlı taş kuleyi sağına alıp bayır aşağı yola devam edince Yüksek Kaldırım’dan Karaköy’e inilir. Eskiden şehrin korunaklı limanı olan Haliç, günümüzde de hareketli bir ticari alan olmayı sürdürüyor.
 
Hanlar ve ticaretin ekseni

Taksim’den yola çıktığımdan beri sağlı sollu çok sayıda hanın kapısından bakıp geçiyordum. Bazılarının bir kapısından girip ötekinden çıkarak yaptığım uzun yürüyüşte, görmeden geçtiğim pek çok han kalmıştı arkamda. Bu tarihi hanlardan bazıları tanınmayacak kadar değişmiş, bazıları ise geride adını bırakarak çoktan tarihe karışmıştı. Hayli yıpranmış olsa bile hâlâ kullanılan hanlar, şaşaalı günlerinden kalma izleri ücra köşelerinde saklayarak varlıklarını sürdürmeye çalışıyordu.

Araştırmacı Ceyhan Güran, İstanbul hanlarının toplam sayısını yüz iki olarak tespit etmiş. Bu hanların şehir içindeki dağılımlarına baktığımızda Galata bölgesindeki dört han dışında, geri kalanların hepsi tarihi yarımadada bulunuyor. Hatta o kadar ki, Laleli, Beyazıt, Eminönü arasında kalan bölge, neredeyse hanların tamamını barındırıyor. Bunlardan yarıya yakını ise Kapalıçarşı civarına yerleşmiş.

İstanbul’un çok eskilere uzanan tarihinde ticaretin iki eksen üstünde yapılandığı biliniyor. Bugünkü Kapalıçarşı’nın bulunduğu yer, Fatih devrinden başlayarak İstanbul’daki ticaret merkezi olmuş. Buradan Mercan ve Haliç’e doğru uzanan eksen, şehrin idari ve finans merkezini limana bağlayan hareketli bir aks yaratmış. Yine Kapalıçarşı’dan Aksaray-Fatih yönüne doğru Haliç’e paralel ikinci bir eksen açılınca İstanbul’un gelişen çarşılarıyla birlikte yeni ticaret merkezi doğmuş.

Kapalıçarşı ile liman arasındaki Uzunçarşı hattı ile birlikte bu hattın denize yakın ucundaki Mısır Çarşısı, günümüzde de hareketli bir alışveriş merkezi olarak varlığını sürdürüyor.
Mısır Çarşısı

İstanbul’un ikinci büyük kapalıçarşısı sayılan Mısır Çarşısı, her gün telaşlı kalabalıkları Eminönü’ne açılan anıtsal girişinden içeri çekiyor.

IV. Mehmed’in annesi Hatice Turhan Sultan tarafından Yeni Cami’ye gelir sağlaması için yaptırılan Mısır Çarşısı’nın inşaatına, 1660 yılında mimar Kasım Ağa tarafından başlanmış.

Tarihin derinliklerine bakıldığı zaman, şehrin ilk kuruluş zamanlarından başlayarak limana açılan bu alanın çeşitli ticari faaliyetlere sahne olduğu anlaşılıyor. Bazı yazılı kaynaklara göre Bizans döneminde çarşının şimdiki yerinde Makron Envalos adlı bir kapalıçarşı bulunuyormuş. Limana gelen mallar, burada iş gören Venedikli ve Cenevizli tüccarlar tarafından alınıp satılırmış.
 
Yeni Cami Külliyesi’nin bir parçası olarak tasarlanan Mısır Çarşısı’nın inşaatı, 1664 yılında Hassa Başmimarı Mustafa Ağa tarafından tamamlanmış. Arasta tarzı inşa edilen çarşı, denize dik olarak uzanan iki tarafı dükkânlı bir ana cadde ile bu caddeyi dik kesen daha kısa ikinci caddeden oluşuyor. “L” şeklindeki çarşı, son onarımlardan sonra oldukça iyi durumda görünüyor.

Mısır Çarşısı ile aynı dönemde ahşap malzemeyle inşa edilen diğer kamu binalarından ve çarşılardan farklı olarak bu yapıda, taş ve tuğla kullanılmış. Ana çarşı caddesine ferah bir hava veren tonozlar oldukça yüksek tutulmuş. Kapalıçarşı’nın tonozlu çatısından bir hayli yüksek yapılmış.

Mısır Çarşısı’na deniz tarafından girince, iki taraflı dükkânlar hafif bir meyille Sultanhamam’a doğru uzanıyor. Bu dükkânlar vaktiyle iki bölüm hâlindeymiş. Özellikle attarlar ön bölümde mallarını sergilerken arka tarafta depo ve atölye bulunurmuş. Dükkânların bu ikili yapısı, günümüzde ortadan kalkmış ancak iç kısımlara dikkatle bakınca sekilerde ve tavan seviyelerinde eski mimari yapının izleri görülüyor.

Çarşının; Balıkpazarı Kapısı (Tahmis Kapısı), Bahçekapı (Haseki Kapısı), Çiçekpazarı Kapısı, Yeni Cami Kapısı, Tahtakale’ye açılan Ketenciler Kapısı ve Eminönü Kapısı olmak üzere altı kapısı bulunuyor.

Ana kapıların yanında yer alan revaklarda bir zamanlar esnaf mahkemeleri kurulurmuş. Ticaretin hareketli olduğu dönemlerde bu mahkemelerden biri, esnaflar arasındaki problemlere bakarken diğeri de esnaf ile müşteri arasındaki ihtilafları çözmek için çalışırmış. Bir başka kaynak ise çarşı mahkemesinin kurulduğu yeri, kapı girişinde değil üst katta belirtiyor. Çarşının Haseki Kapısı’nın üst tarafı, iki katlı yapılmış. Mahkeme olarak buralar kullanılmış.
 
Dua Meydanı’nda dört istikamet
 
Mısır Çarşısı’nın uzun ve kısa kollarının birleştiği yer, Dua Meydanı olarak biliniyor. Burası her zaman çarşı trafiğinin en yoğun olduğu alan. Bahçekapı’dan gelip Mercan tarafına gidenler ile tersine gelip geçenler, Eminönü Kapısı’ndan girip Sultanhamam istikametine gidenler ile bu yolu tersinden yapanlar tam Dua Kubbesi’nin altında buluşuyorlar. Burası aynı zamanda çarşının dört kapısını birden gören en seyirli nokta.

Çarşı içinde ellerindeki kameralarla gruplar hâlinde dolaşan turistler, tam buraya geldiklerinde birkaç kare fotoğraf çekmeden geçmiyorlar. Çarşının tenha saatlerinde benim de en sevdiğim nokta, bu kubbenin altıdır. Batı tarafındaki kapının hemen dışında bulunan kuru kahveciden buram buram yükselen kokular, çarşıya girer girmez baharat kokularına karışarak buraya kadar gelir. Tam ters istikamette, renkli ve parlak ışıklarını yakmış müşteri çekmeye çalışan iki sıra dükkân, olanca albenisiyle beklemektedir. Dükkânların sonu Bahçekapı’dan her zaman telaşlı bir kalabalığın gelip geçtiği sokağa açılır. Sultanhamam tarafında da benzer bir kalabalık vardır ancak onların uzun bir yokuşu tırmanarak çıktıkları yer, İstanbul’un en hareketli bir başka çarşısına, Mahmutpaşa’ya açılır.

Dua Kubbesi’nin altında durmuş etrafı seyrederken, deniz tarafına bir göz atmak için arkamı döndüğümde, Mısır Çarşısı’nın cümle kapısına kadar giden ana caddesini görürüm. Bu caddenin bitimindeki ağır demir kapılar sabahın erken saatlerinde açılır, Haliç’ten gelen esintiyle birlikte çarşıda günün ilk hazırlıkları başlar. Akşam kapılar kapanırken çarşı da yüzlerce yıldır yaptığı gibi tenha gecelerinden birine daha hazırlanır.
 
Işıklar ile renkler

Cümle kapısının üstündeki Pandeli Lokantası ise bir taraftaki pencerelerinden çarşı içindeki hayhuyu, diğer taraftaki pencerelerinden ise Eminönü Meydanı’nı ve Haliç’in en güzel manzaralarından biriyle birlikte Galata sırtlarını seyreder.
 
Pandeli, İstanbul’un saygın lokantalarından biri. Çarşıya gelenlerin gelişigüzel bir bakışla etrafı kolaçan ederken asla göremeyecekleri bir yerde duruyor. Girişini bulabilmek için, ya mekânı biliyor olmak ya da çok dikkatli bakmak gerekiyor.
 
Eminönü Kapısı’ndan Mısır Çarşısı’na atılan ilk adımla birlikte aniden içine düşülen ışık ve renk seli, aynı zamanda derinden yükselen bir uğultuyla insanı sarar. Kulaklara dolan bu uğultu, çarşıdan gelip geçenlerin, müşteri peşindeki esnafın, satış derdine düşmüş tezgâhtarların, ateşli pazarlığa tutuşmuş müşterilerin ve turist gezdiren rehberlerin birbirine karışan sesinden oluşur. Yerden yükselen uğultu, armudi tonozlara çarparak yapının içinde dolaşır.

Gözleri alan ışık ise tezgâhlarda yanan ampullerden, irili ufaklı camekânları aydınlatan lambalardan, kuyumcu vitrinlerindeki spotlardan ve hatıra fotoğrafı çekenlerin flaşlarından yükselir. O ışık da armudi tonozlara çarparak yapının içinde dolaşır.

“Başları döndüren renk nedir?” diye sorulacak olursa, dükkânlardan taşan tezgâhlara ara vermeden dizilmiş tepeleme dolu malların, ressam paleti kıvamındaki alacalı rengidir. En göz alıcı kırmızının tonları, kurutulmuş domateslerden gelir. Bu çarşıda hemen her sebzenin kurusu bulunduğu gibi renkleriyle yarattıkları cıvıltı eksik olmaz. Kurutulmuş biber, patlıcan, bamya hevenklerinden fışkıran renkler, karşıdaki vitrinde mağrur ışıltılar saçan altın mücevherata yansır. Baharat öbeklerinin sarılı, yeşilli, morlu alazları şifalı otları yalayarak sıradan hediyeliklerin abartılı renklerine çarpar. Renkli camlarla yapılmış irili ufaklı küreler hâlinde sarkan avizeler, aplikler, çarşının olanca rengini ve ışığını bünyesinde toplayarak gelip geçenin gözünü alır.

Çarşının bütün renkleri, tıpkı sesleri ve ışıkları gibi vitrinlerden, tezgâhlardan ve camekânlardan yükselerek armudi tonozlara çarpar. Yapının içindeki yolculuğu bitmez ve meydanlardan caddelere, caddelerden ara sokaklara doğru giderek İstanbul’a nükseder. Bu şehri bilmeyen birinin, bütün âlemi bu ses, ışık ve renk cümbüşünden ibaret sanması işten bile değildir. Mısır Çarşısı, iç tarafıyla da, dış duvarlarına bitişik dükkânlarla da İstanbul’un sosyal, ekonomik ve kültürel yapısına dair ipuçları barındırır.
Arayan bulur attarı
 
Bir bütün olarak düşünüldüğü vakit bu çarşılarda her aradığını bulamaz insan belki ama aramadıkları da dâhil yüzlerce çeşit ürünle karşılaşma fırsatı bulur. İstanbul çarşılarında alışveriş yapmadan aylak gezinenlerin aradıkları da budur zaten. Gönüllere bir nevi eğlence.

Mısır Çarşısı’nda Türkiye’de üretilen yaklaşık iki yüz çeşit peynirin hepsi olmasa bile mevsimine göre tamamına yakını mevcuttur. Kıyıda köşede kalmış dolapvari geleneksel dükkânlar yoktur burada ama namlı baharatçılarda bile rastlanmayan bazı bitkiler, tohumlar ve kökler, küçük attarların özel kavanozları içinde meraklısını bekler. Asya’nın diğer büyük mutfaklarıyla karşılaştırdığımız zaman yoğun baharat lezzetinden pek hoşlanmadığımız açıktır ancak Mısır Çarşısı’ndaki attarlarda beş yüz türden fazla baharat ve bitki satılır.

İlaç yapımında kullanılan bitkisel, hayvansal ya da madensel ham maddeleri satan meslek koluna “attar” ya da “aktar” deniyor. Kökleri İstanbul’un Bizans çağına uzanan bu meslek, bir vakitler imparatorluğun en ayrıcalıklı ticaret kollarından biriymiş. Bizans’ta bu meslekle uğraşanlar, bir sınıflamaya tabi tutularak “kokucular”, “attarlar”, “baharatçılar” ve “kökçüler” diye gruplara ayrılmışlar ve kâr oranları diğer esnaftan daha yüksek tutulmuş.

Osmanlı döneminde İstanbulluların ilaç ihtiyacını karşılayan başlıca merkez Mısır Çarşısı olmuş. Meslek erbabı, ilaç hazırlarken el yazması kıymetli kitaplardan istifade edermiş. Çarşıda en sık başvurulan kitap, Nüzhetül Fi Tercüme-Afiyet diye biliniyor.

Çarşı içindeki dükkânlarda tabela, afiş ve ilan türü aidiyet belirten ibareler kullanılmadığı için müşterilerin aradığı yeri kolayca bulmasını sağlamak maksadıyla giriş kısımlarına yangın kulesi maketi, küçük gemi modelleri, bebek patiği, üzerlik, boncuk demeti gibi alametler asılırmış.

İstanbul’da 19. yüzyıl ortalarında ilaç ham maddesi satan yaklaşık beş yüz attardan önemli bir kısmı Mısır Çarşısı ve civarında sanat icra edermiş. 1879 yılında kurulan ilk Eczacılık Derneği, mesleğin problemlerini tespit ederken Mısır Çarşısı esnafına da değinerek “Eczacı olmayan bazı kişilerin ilaç alım satımıyla uğraşmaları, zehirli maddelerin eczacılar tarafından dahi reçetesiz verilmesinin yasaklanmasına karşın attarlar ve diğer Mısır Çarşısı satıcılarının bu maddeleri sorumsuzca her isteyene satmaları…” diye şikâyette bulunmuş.

Günümüzde şifalı bitki satışlarının pek de fena gitmediğini söyleyen baharatçı Paşaoğlu, çarşıdaki her attarın kendine özgü karışımları bulunduğunu anlatıyor. Attarlar, dertlere deva olsun diye bu bitkilerden karışımlar hazırlıyorlar. Çarşının bilinen esnaflarından Muammer Salt, “Bazı bitkiler tek başına bir anlam ifade etmeyebilir.” diyor. “Önemli olan bu bitkilerin özelliklerini göz önüne alarak yeni karışımlar yapmaktır. Bu şekilde şifa verici bir ilaç üretilmiş olur.”

Mısır Çarşısı’ndaki baharatçıların hepsi şifalı karışımlar üstüne çalışmıyor kuşkusuz. Çarşıda mesleği sürdüren esnaf, asıl yemek çeşnisinde kullanılan baharat satışından gelir sağlıyor. Son yıllarda mutfak kültürünü sadece karın doyurmak şeklinde değil de göz ve damak tadını ekleyerek yeniden keşfeden toplum, baharatlara giderek artan bir ilgi göstermeye başlamış. Televizyonlardaki yemek programlarının sayısından başlayarak giderek çoğalan yemek kitapları ve dergilerine bakınca, pek çok gösterge, Türklerin yemek zevkini yeniden keşfettiklerini gösteriyor. Bu sayede Mısır Çarşısı, yeni bir ilgi merkezi olmuş ve baharatçıların işleri, dünyadaki ekonomik krize rağmen fena gitmiyor.

Baharatçı Arifoğlu gibi işletmeler, ürün kalitesini koruyarak ve ambalaj konusunun üstünde titizlikle durarak satış kapasitelerini çarşının dışına memleket aşırı pazarlara kadar ulaştırmış. Mısır Çarşısı’nın sınırlarını aşmış, markalaşma sürecinde hayli yol almış başka esnaflar da bulunuyor. Malatya Pazarı, Urfa Pazarı, Antep Pazarı, Kurukahveci Mehmet Efendi gibi çarşı içindeki ve kıyısındaki pek çok kuruluş, vasıflı esnaflığın günümüzdeki başarılı örnekleri arasında gösteriliyor.
 
Bu çarşının içinde yapılan küçük bir yürüyüş bile, insana Doğu’nun tipik pazarlarından birinde gezmenin hazzını veriyor. Her ne kadar İstanbul’un kalbindeki bu çarşı, turistik yönlendirmelerden etkilenerek karakterini hayli yitirmiş olsa bile hâlâ dünyanın her tarafında görülen “otantik turistik çarşı” imajından kendisini korumayı başarmış. Turistik ticaretin sıradanlaştırıcı ve giderek mal kalitesiyle birlikte esnafın niteliklerini de bozan olumsuz etkilerinden korunmak için özel bir tutum almış değiller. Buna rağmen çarşı olumlu vasıflarını korumaya devam ediyor. Biraz varlığını iyi kötü asırlardır sürdürmesi, biraz da geleneksel malların hâlâ ticari kıymeti olması sayesinde özgünlüğünü sürdürüyor. Ancak bu durumun ne kadar süreceğine dair küreselleşen ekonominin işleyişi içinde herhangi bir başlık bulunmuyor.
Valide’den Mısır’a, attarlardan kuyumculara
 
Bu çarşıya ilk yapıldığı yıllarda Valide Çarşısı denmiş. Bir dönem Yeni Çarşı ya da Yenikapı Çarşısı diye anılmış. 18. yüzyılın ortalarından itibaren Mısır’dan getirilen baharatların, ot ve köklerin, esansların ve kumaşların satıldığı yer olması nedeniyle bugünkü adını almış.

Adı gibi çarşının görünümü de zaman içinde değişmiş. Bu değişim sadece mimari yapıda değil, çarşıdaki iş kollarında ve ticari işleyişte de görülmüş. Başlangıçta attarlar ile pamukçu ve yorgancılara tahsis edilmiş. Çarşıdaki yüz dükkândan kırk dokuzu attarlara, elli biri pamukçu ve yorgancılara ayrılmış. Çarşı, her türden baharat ve şifalı bitkiyle birlikte nadide yiyeceklerin satılması sayesinde attarlarıyla nam salmış. Büyük yangınlar ve depremlerden hasar gören çarşıya, 1940 yılından sonra her kesimden esnaf yerleşmeye başlamış. Manifatura, kasap ve kundura dükkânları açılmış.

Ancak asıl büyük değişim 70’li yıllarda yaşanmış. Her dönemde belirgin sayısal farka sahip olan attarlar giderek azalmış. Yerlerini kuruyemişçiler, kuyumcular ve turistik hediyelik eşya satan dükkânlar almış. Özellikle artan maliyetler, yükselen kiralar nedeniyle düşük kârlı geleneksel ürünlerin ve el sanatlarının çarşı içinde yaşama şansı bulamadığını belirten esnaf, kuyumcuların ve turistik eşya satan dükkânların hızla çoğaldığını belirtiyor. Çarşının değişen dokusu içinde karakteristik yapısının bozulduğunu düşünenlerin sayısı artıyor, itirazlar giderek daha yüksek sesle dile getiriliyor. Çarşının özgünlüğünü koruyabilmek için çareler aranıyor.

Mısır Çarşısı’nda bugün kuruyemişçi, baharatçı, bakkal, şarküteri, hediyelik eşya, kuyumcu, çeyizci, gümüşçü olarak çalışan doksan dört dükkân bulunuyor. Çarşının dışında, batı duvarına bitişik dükkânlarda balıkçılar, manavlar ve peynirciler faaliyet gösteriyor. Doğu duvarında ise oldukça büyük sayılabilecek bir çiçekçiler çarşısı ile evcil hayvan satan dükkânlar bulunuyor. Oldukça derme çatma görünen bu çarşıda dönerciler, çantacılar ve boncukçular ile çay ocağı çalışıyor. Çiçekçiler Çarşısı’nda nadir bitki tohumları bulmak mümkün. Kafesler ve akvaryumlar içinde satılan hayvanlar arasında ise dünyanın uzak köşelerinden getirilmiş, alıcı bekleyen her türden canlıya rastlanıyor.

Mısır Çarşısı esnafı sadece yerleşik dükkânlarda ya da dış taraftaki barakalarda çalışanlardan ibaret değil. Çarşıda ayrıca hediyelik eşya, boncuk ve saat satan on iki tezgâh bulunuyor. Pasaj içinde terlik, saat ve çeşitli süs eşyaları satan on beş tezgâhla birlikte çarşıda otuza yakın “çok küçük esnaf” iştigal ediyor.
Esnaf Derneği
 
Mısır Çarşısı Esnafları Derneği Başkanı Çetin Palancı, “Tarihi Mısır Çarşısı’nın çevre düzenlemesi belli bir plan çerçevesinde yapılmadığı için çarşı gelişigüzel hâldedir.” diyor. Çarşının özellikle Yeni Cami tarafındaki çiçek ve hayvan satılan kısmının barakalardan oluştuğunu belirterek, “Yeterli altyapısı olmadığından çarşımıza ve çevreye koku ve atık kirliliği gibi olumsuz etkisi vardır. Yine bu alanın diğer tarafında bulunan kahve ve çay ocakları, bahçenin büyük bir bölümünü işgal etmiştir.” diyor.

Mısır Çarşısı’nın İstanbul ve Türkiye’yi dünyaya tanıtan, kendisi küçük fakat işlevi geniş ve büyük bir çarşı olduğunu söyleyen Palancı, üç yüz seneyi aşkın bilgi ve tecrübe birikimiyle varlığını sürdüren çarşının bu özellikleri sayesinde daha popüler hâle geldiğini belirtiyor ve “Çarşımız esnaflarının hemen hepsi sahip oldukları iş yerinin önemini ve özelliğini bilirler. Yanlarında çalıştıracakları elemanların çarşımızda çalışmaya uygun donanıma sahip olup olmadığına dikkat ederler. Ayrıca lisan bilmeye, yerli ve yabancı ziyaretçilerle müşteriler karşısında konuşma, davranış ve hizmet olarak yeterli olmaya özen gösterirler.” diyor.

Biraz da temenni gibi söylenen bu sözler, özellikle dini bayramlar öncesi, İstanbul çarşılarındaki alışverişe yakın ilgi gösteren basının esnafla ve esnaf temsilcileriyle yaptığı röportajlarda da sıkça yer alıyor.

Çarşının fiziki yapısıyla birlikte esnafın kira problemleri ve işletmeye yönelik aksamalarla da ilgilenen dernek, İTO başta olmak üzere çeşitli resmi ve sivil kurumlarla, üniversitelerle birlikte çalışma yürütüyor.

Mısır Çarşısı’na Haseki Kapısı’ndan girince hemen soldaki birkaç basamaklı merdivenden dernek odasına çıkılıyor. Derneğin müdürlüğünü yapan Ali Ozan, burada çalışıyor. Odanın iç düzeni, asırlık yapıya yakışan biçimde: Karışık ama düzenli, eski ama dinç, güven verici ama mesafeli. Ali Ozan, uzun süredir çarşı esnafının sorunlarını çözmek için yaptıkları çalışmalarda yer alıyor. Çarşıdaki bütün dükkânların derneğe üye olduklarını ancak sık sık yaşanan ekonomik krizler nedeniyle aidat toplamakta bile zorlandıklarını söylüyor. Ekonomik problemlerin önemli göstergelerinden biri olarak esnafın personel sayısını azalttığını anlatan Ozan, istihdamdaki ciddi daralmanın çarşıdaki olumsuz ekonomik gidişin en belirgin göstergelerinden biri olduğunu söylüyor.
Pandeli
 
Eminönü’ne açılan büyük kapıdan ilk adımda içeri girenler eğer ki gözlerini ışıktan, renkten alabilirlerse ve kulaklarını dolduran çarşının derin uğultusuyla serseme dönmezlerse, hemen sol taraflarında duran birkaç basamaktan çıkıp Pandeli’nin kapısına dayanırlar. Bu dar kapı, yine dar ve dik merdivenlerle bir üst kata açılır. Merdiven boyunca duvarlar yeşil mavi İznik çinileriyle kaplıdır. Her ne kadar yüksek bir sanat eserinin inceliklerini taşımasalar da gerek renkleri gerek temsil ettikleri dönem itibarıyla bu çiniler, Pandeli’ye atılan ilk adımlarla birlikte insanın hem bedenini hem hayal dünyasını sarmalar.

Merdivenlerin bittiği yerde ahşap bir kapıyla girilen salon ise beyaz ile yeşilden mavinin çeşitlerine kadar uzanan çinilerle kaplıdır. Bu renklerin yarattığı çağrışımlar, çarşının hercümercinden sonra biraz sükûnete, daha az gösterişe ve daha çok huzura çağrı yapar. Pandeli’nin iç içe açılan üç küçük salonunda ütülü beyaz örtülü masaların üstünde iki takım servis ve kâğıt peçete yerine kolalı peçeteler bulunur. Mısır Çarşısı’nın en özel mekânlarından birine girildiği bellidir.

Pandeli Lokantası’nın bulunduğu bölüm, üç kubbeyle örtülmüş. Mekânın iki penceresi çarşıya, çarşının biteviye uzanan ana caddesiyle birlikte bütün dükkânlara bakar. Çarşının tavanını taşıyan tonozların altında abartılı ışıklarla dikkat çekmeye çalışan dükkân tabelaları göze batar. Çarşının içinde günün erken saatlerinden akşama kadar süren hayatın telaşından sıyrılıp, olan bitene şöyle bir yukarıdan bakabilmek için en güzel mekânlardan biri Pandeli’nin bu iki penceresinin önüdür. Öteki tarafta ise Eminönü Meydanı’na, oradan Galata Köprüsü’ne ve Karaköy üstünden Galata sırtlarına açılan güzel bir İstanbul manzarası seyredilir.
 
Çarşının yapıldığı zamanlarda bekçilerin mekânı olan bu üç küçük salon, daha sonra çarşı kadılarına tahsis edilmiş. Duvarlara gömülü demir dolaplar ise banka kasaları gibi kullanılırmış.

1950’li yıllarda lokantacılığa başlayan Pandeli, Niğde’den küçük yaşta ayrılarak İstanbul’da hamallık yapan babasının yanına gelmiş. İlk bulduğu iş bulaşıkçılık olmuş. Sonra çırak girdiği bir köftecide mesleğe ilk adımı atmış. 1926 yılında bugünkü Ticaret Üniversitesi’nin bulunduğu eski Yağ İskelesi’nde ilk dükkânını açan Pandeli’nin mekânı, dönemin entelektüellerinin, sanatçılarının, siyasetçilerinin ve devlet erkânının uğrak yeri hâline gelmiş. Mustafa Kemal’in de zabitliği sırasında gidip geldiği lokanta, 6-7 Eylül olayları sırasında Müslüman olmayan vatandaşların uğradığı saldırılar sırasında tahrip edilmiş. Zamanın hükümet erkânının desteğiyle Mısır Çarşısı’na taşınan Pandeli, bugüne kadar devam eden işletme anlayışıyla kalitesini ve niteliklerini korumuş. Lokantanın mutfak ve servis kadrosu yıllardır değişmiyor. Altmış dokuz yıl boyunca burada aşçıbaşılık yapan İsmail Demir’in yetiştirdiği Süleyman Çelik ve Nazım Telli, aynı ekolün devamını sağlıyorlar. Yemekler bakır kazanlarda pişiyor, odun ve kömür ateşi kullanılıyor.
 
Pandeli Lokantası, her sabah ilk faaliyete geçen çarşı mekânlarından biri. Saat 7.30’da kapılarını açıyor ve ustalar gelmeden önce mutfak hazırlanıyor. Patlıcanlar közlenirken sebze ve meyveler ayıklanıyor. Pandeli’ye artık Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar gelmiyor ama restoran özel turist gruplarını ağırlamaya devam ediyor. Lokanta, sadece karın doyurmak yerine özel lezzetlerle ruhunu zenginleştirmek isteyenlerin uğrak yeri olmayı sürdürüyor.

Çarşı’ya bakan küçük pencerelerden ikincisi, çocukluk hatıralarımda yer tuttuğu gibi, çarşıya yolum düştükçe uğradığım lokantanın en seyirli noktası olarak bugün de değerini koruyor. Tam karşısına oturup tüm âlemi seyreder edasıyla dışarı bakarım. Uzakta, kalabalığın tam bittiği yerde ışıktan bir kemer gibi görünen Ketenciler Kapısı’nın arkasında İstanbul’un en hareketli çarşılarından biri başlar. Mahmutpaşa Çarşısı.
 
Mahmutpaşa Çarşısı
 
Mısır Çarşısı ile Kapalıçarşı arasında, bu iki namlı mekânı birbirine bağlayan oldukça heybetli bir çarşı bulunuyor. Üstü kapalı değil, dükkânlar geleneksel tarzda yapılmamış, estetik herhangi bir özelliği göze çarpmıyor ancak şehrin dar bütçeli sakinlerinin her istediğini gayet uygun fiyata bulabileceği bir yer burası.

Mahmutpaşa sadece bir çarşı olarak değil aynı zamanda giyimde bir tarzın adı olarak da nam salmış. Hem ucuzluğu simgeliyor hem de fazla iddialı olmayan bir kalite anlayışına işaret ediyor. Uygun fiyatın yüksek kaliteden daha fazla önemsendiği geniş bir çeşit yelpazesine sahip olan Mahmutpaşa aynı zamanda, Anadolu kentlerinin hemen tamamındaki geleneksel çarşıların ihtiyacını da karşılıyor.
Mısır Çarşısı’ndan çıktıktan sonra sağlı sollu bijuteri dükkânları, gelinlik mağazaları, iç çamaşırı toptancıları arasından geçerek yokuş yukarı çıkmaya başlayınca çok geçmeden Anadolu’nun herhangi bir kentindeki giyim mağazalarının vitrinleri çıkıyor insanın karşısına. Aynı çeşitler satılıyor. Mahmutpaşa, uzun zamandır Anadolu’ya toptan mal yolluyor.

Bu çarşının hamalları aynı zamanda ticaret hacminin nabzını da tutmayı biliyorlar. Yıllardır Mahmutpaşa’da hamallık yapan Mehmet Bozyel, “Önceden kamyon kamyon koli yükler, sabahtan akşama kadar Anadolu’ya mal gönderirdik.” diyor. Son zamanlarda işler yavaşlamış. Tüccarın bir kısmında uygun fiyatlı bile olsa Mahmutpaşa mallarını alacak mecal kalmamış. Anadolu’daki mağazaların bir kısmı ise büyük markalarla anlaşma yaparak sadece onların mallarını satmaya başlamış.

Mahmutpaşa eskisi kadar olmasa bile Anadolu’yu giydirmeye devam ediyor. Perakende satışlarda ise önemli bir düşüş yaşanıyor. Çarşı esnafından Erol Kartal, bazı dükkânların siftahsız kapandığından söz ederken her gün caddeden geçen binlerce insanın alışverişle pek ilgilenmediğini söylüyor. Eskiden yürümenin bile zor olduğu caddede bazı günler gelip geçeni sayacak kadar işsiz kaldıklarını anlatıyor.

Mahmutpaşa, hava koşullarının elverişsiz olduğu zamanlar dışında son derece kalabalık bir çarşı. Sadece dükkânlar değil, yol boyu neredeyse aralıksız dizilen işporta tezgâhları da kalabalığı artırıyor. Elektrikli tıraş makinelerinden dolma saracağına, vitamin haplarından pilli oyuncağa kadar çeşitli malların satıldığı tezgâhlar, bu çarşının ayrılmaz parçaları olmuş.

Mahmutpaşa Esnaf Derneği yöneticileri gibi çarşı esnafı da Çin malı giyim kuşamın yerli üretimi olumsuz etkilediğini anlatıyor. Ayrıca bu mallar, ürün kalitesini de ciddi oranda düşürmüş. Yerli giysi ve ayakkabıların en ucuzu, Çin malı ürünlerden iki kat daha pahalı olduğu için rekabet şansları kalmamış. Çarşıda boşalan dükkânların kiracı bulmakta zorlandığını anlatıyorlar. Belediyenin başlattığı yayalaştırma ve altyapı çalışmalarının, çarşının geleceğini olumlu etkileyeceği düşünülüyor.
 
Konut alanından büyük çarşıya
 
Bu çarşı adını Fatih Sultan Mehmet’in sadrazamlarından Mahmut Paşa’dan almış. Mahmut Paşa, İstanbul’un fetih sonrasındaki ilk dini yapılarından biri sayılan külliyeyi 1462 yılında bu bölgede yaptırmış. Cami, türbe, hamam, sebil ve çeşmelerle birlikte iki yüz altmış beş dükkânlık çarşı da aynı dönemde kurulmuş. Zaman içinde bütün semtin adı Mahmutpaşa olmuş.

15. yüzyılın sonlarında seçkinlerin yaşadığı Haliç’e nazır asude bir semt olan Mahmutpaşa, bir süre sonra limana yakın olması ve tarihi ticaret ekseninin üstünde bulunması nedeniyle yapı değiştirmiş. Konutlar azalmış yerlerine hanlar, depolar ve dükkânlar kurulmaya başlanmış. Sık sık baş gösteren İstanbul yangınları, semtin değişimini hızlandırmış. Çevresindeki Mercan, Sultanhamam, Yeşildirek ve Tahtakale gibi semtlerle birlikte sadece perakende satışın değil aynı zamanda toptan ticaretin de merkezi burası olmuş.

Bölgeye 17. ve 18. yüzyıllarda çok sayıda han yapılmış. 1. Dünya Savaşı sırasında Mahmutpaşa, İngiliz uçakları tarafından bombalanmış ve ciddi tahribata uğramış. Savaş sırasında İstanbul’da tek bombalanan yer burası olmuş. Yıkımdan zarar gören yerlerin inşasından sonra günümüzdeki Mahmutpaşa ortaya çıkmış.
 
Mahmutpaşa hanları
 
Mahmutpaşa Çarşısı’nın hâlâ en vazgeçilmez unsuru, cadde boyunca sağlı sollu sıralanmış hanları. Başlangıçta kuruluş amaçlarına uygun olarak uzaktan gelen tüccarların konaklaması, mallarını depolaması ve toptan ticaretin sürdürülmesi için kullanılan hanlar, sonradan konaklama şartlarının daha iyi hâle gelmesi ve otellerin açılmasıyla birlikte depo ve tüccar ofisi olarak kullanılmış. Günümüzde hanların bu işlevi sürerken, her türden ticaretin yapıldığı çok sayıda dükkânı da barındırmaya başlamışlar.
 
Mahmutpaşa’nın kalabalığından sıyrılıvermek için bu hanlardan herhangi birinin kapısından içeri birkaç adım atmak yetiyor. Pek geniş olmayan han avlusuna girmeden önce genellikle merdiven altına ya da giriş boşluğuna yerleşmiş derme çatma bir çay ocağı çıkıyor karşıma.
 
Çaycılar, bugüne kadar ayakta kalmayı başarabilmiş hanların esas hancılarıdır. Kimin, nerede, ne iş yaptığından haberleri olur, gireni çıkanı bilirler. Her şey onlardan sorulur. Mahmutpaşa’nın hanlarındaki çaycılar da öyledir. Her biri çalıştığı hanın tarihini, özelliklerini az çok bilir. Hatta bazıları mekânın geleceğine dair de fikir sahibidir. Hanın daha faydalı hâle nasıl geleceği konusunda iyi kötü projeleri vardır.

Mahmutpaşa’daki Büyük Yeni Han, oldukça yıpranmış hâliyle kuyumcu atölyelerine ev sahipliği yapmaya devam ediyor. İstanbul’un iki avlulu üç katlı hanlarından biri olan bu güzel yapı, III. Mustafa tarafından yaptırılmış. Cephesinde bulunan üstün taş işçiliğiyle hâlâ etkileyici görünen han, inşa edildiği 1764 yılından beri el değmemiş gibi duruyor. Komşu olduğu Kurulu Han ve Küçük Yeni Han ile birlikte uzun bir geçmişin anılarını, yakın tarihin izleriyle birlikte saklıyorlar. Yeni sahiplerinin bütün hoyratlığını dışa vurarak yaşamaya devam ediyorlar.

İstanbul’un işgal yıllarında, işgal birlikleri tarafından karargâh olarak kullanılan Büyük Yeni Han için yıpranmış demek az gelir, harap durumda aslına bakılırsa. Yine de Mahmutpaşa’daki pek çok hanın rastgele eklemeler, tadilatlar, tamiratlarla tanınmaz hâle geldiği hesaba katılırsa, hiç değilse karakteristik çizgilerini hâlâ koruduğu söylenebilir.

Handaki gümüş atölyeleri, uzun zamandan beri burada çalışıyor. Yeprem Usta, Muhittin Usta ve Mehmet Usta, mesleğin eskilerinden ve ustalık sıfatını laf olsun diye taşımıyorlar. Gerçek ustalar. Her biri mesleğini dünyanın her tarafında sürdürebilecek üstün vasıflara sahip. Gelin görün ki yaptıkları işin incelikleri, her yıl daha az karşılık buluyor. Seri üretim ve kaba işçilikle ortaya çıkarılan malların yanında yüksek sanatın ve ince işçiliğin pek kıymeti kalmıyor. “Marifet iltifata tabidir, müşterisiz mal zayidir.” sözünü hatırlatan bir usta, el işçiliğinin yakın geleceğini de bu cümlenin içinde buluyor. Has ustaların ellerine aldıkları işlenmemiş bir malzemenin, nasıl bir şekil alacağını önceden görmesi gibi, mesleğin geleceğini de bütün açıklığıyla görebiliyorlar.

Mahmutpaşa Çarşısı’ndan Kapalıçarşı’ya doğru giderken sağlı sollu yerleşmiş hanlardan biri de Büyük Yeni Han’a komşu olan Kürkçü Han. Bu hanın temel özelliği, İstanbul’da Fatih döneminden günümüze gelebilmiş tek han olması.
Bursa Fidan Hanı ile aynı tertipte yapılan Kürkçü Han’ın üst katında tıpkı ikizinde olduğu gibi kırk dokuz, alt katında ise kırk sekiz oda bulunuyor. Her ikisinin avlu büyüklükleri de aynı ölçülerde. Bu yanıyla fetih sonrasında Osmanlı’nın eski başkentteki karakteristik mimariyi, yeni başkentte de tekrarladığı anlaşılıyor. Kuşkusuz bu türden değerler, çağın değerleriyle pek örtüşmediği gibi günü kurtarma kaygısı içinde, ekmeğini kazanma derdine düşmüş küçük esnafın da ilgi alanına pek girmiyor. Bu nedenle tarihi yapıların kullanıcıları tarafından kendiliğinden korunması, ender örnekler dışında pek söz konusu değil.

Orijinal hâli iki avlulu olan Kürkçü Han’da bugün düğün malzemeleri, çeyiz eşyaları, gelinlikler, ev dekorasyonu ve mefruşat mağazaları bulunuyor. Han esnafının işleri yeni evlenenlere yönelik ürünler sattıkları için özellikle yaz aylarında artıyor.
 
Hanlar bölgesi ve Kapalıçarşı
 
Hanlar bölgesi, İstanbul’un siyasi ve ticari tarihiyle birlikte kentsel gelişim sürecinin de canlı tanığı olarak bütün zenginliğiyle duruyor. Sayıları yüzü aşan hanların hikâyesini yazmak aynı zamanda bir toplumsal tarih yazımını da içerir; değişen hayatın kaydını ortaya çıkarır ve hızla kaybolup gitmekte olan kent hafızasının bir süre daha varlığını korumasını sağlar.

Son yıllarda Eminönü, Kapalıçarşı ve hanlar bölgesi üstüne çok sayıda araştırma yapılmış. Gerek yerli ve yabancı üniversitelerin gerekse sivil toplum kuruluşları ve meslek örgütlerinin düzenledikleri konferanslar ile atölye çalışmaları devam ediyor. Bir süre önce gerçekleştirilen Tarihi Yarımada Sempozyumu’nda, bölgenin iyileştirilmesi için sadece fiziki yenilenmenin yeterli olmayacağı vurgulanmış, bölgenin ekonomisi ve üretim potansiyeli ile birlikte ele alınması gerektiği belirtilmiş ve sürdürülebilirlik sağlanması gerektiğinin üstünde durulmuş. Bölge için tasarlanan projelerin sürdürülebilir olması için sadece Kapalıçarşı’nın değil, tarihi hanlar bölgesiyle birlikte bütün mahalin ele alınması gerektiği belirtilmiş.

2010 İstanbul Avrupa kültür başkenti faaliyetleri içinde yapılan çalışmalardan biri de Yıldız Teknik Üniversitesi, İstanbul Ticaret Üniversitesi, Siegen Üniversitesi, Eminönü Belediyesi, Kapalıçarşı Esnaflar Derneği ve İnsan Yerleşimleri Derneği’nin katılımıyla gerçekleştirilen “Tarihi Hanlar, Kapalıçarşı ve Yaya Bölgeleri Uluslararası Mimarlık Atölyesi” çalışması. Bu çalışmada, bölgenin yaratıcı dönüşüm potansiyelinin çok boyutlu ve bütüncül bir yaklaşımla ortaya çıkarılması, somut ve soyut kavramları temel alan çağdaş bir koruma anlayışının inşa edilmesi, bölge için sürdürülebilir koruma stratejileri geliştirilmesi, bölgenin İstanbul içerisinde deneyim, üretim, yaratıcılık ve karşılaşma alanı olarak konumlandırılması gibi hedefler belirlenmiş. Bu amaçla bölgedeki küçük üretim potansiyelinin yaratıcı disiplinlerle ve kültür turizmi ile buluşturularak mevcut ağın ve aktörlerin güçlendirilmesi ilkesinin ön planda tutulması gerektiği vurgulanmış. UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan tarihi yarımada ve Kapalıçarşı bölgesinde gerçekleştirilecek dönüşüm ve sürdürülebilir koruma projesinin, başarısıyla dünyaya örnek olacak nitelikte olması gerektiğinin altı çizilmiş. Bu amaçlara ulaşabilmek için yerel imkânları ve kabiliyetleri dünya ölçeğinde avantaja çevirmenin bir gereklilik olduğu vurgulanmış, bunun için bölgenin yaratıcı düşünceye açılması ve mekâna, tarihe, üretime, turizme, kullanıma, kimliğe, yaratıcılığa getirilen yeni ve bütüncül yaklaşımlara ihtiyaç olduğu belirtilmiş.

Prof. Dr. Metin Sözen ise Kapalıçarşı Dergisi’ne yazdığı bir makalede çarşının öneminden söz ederken “Kentler de insanlar gibidir, acılı-sızılı günleri vardır. Önemli olan, doğruları egemen kılacak noktalara yaşam hakkı sağlayacak ortamları yaratmaktır. Öncelikleri, kalıcı değerleri bilgili-bilinçli saptamaktır.” diyor. “Yeni süreçte, dünya kenti İstanbul’un öncelikli mekânları ve ortamları bellidir.” diye devam ediyor ve “Büyük imparatorlukların başkenti olduğu derinlikli geçmiş, onun çıkış noktalarını belirlemiştir: Tarihi yarımada-Haliç-Boğaziçi... İstanbul, tarihin her döneminde özel coğrafyasını ve kültür sularının kesişme noktası olma niteliğini sürekli korumuş, buna uygun örgütlenmiştir. Gelişme evrelerini dikkatli araştıranlar, günümüze ulaşan anıtsal yapıları adım adım izlediklerinde, ticaret-konut bölgelerini belirlemede hangi nedenlerin ağır bastığını kolaylıkla anlarlar. Kapalıçarşı bu konuda verilebilecek en somut örnektir. Kentin kuruluş öykülerine karışan bu bölge, ticaret ve yönetim alanı olarak önemini korumuş, ister istemez çok yönlü birikimler somut sonuçlarını burada sergilemiştir.

Geçmişin örgütlenme özelliklerini, sanat-zanaat ilişkilerini, dünyadan akan değerlerle buradan dünyaya sunulanları, kısacası dünya toplumlarının özel buluşma alanını ayrıntılı öğrenmek istiyorsak, Kapalıçarşı’ya uygun gündem oluşturmamız gerekir.” diye ekliyor.

Kapalıçarşı, tarihi yarımada içindeki konumuyla sadece İstanbul’un değil bütünüyle Anadolu’nun geleneksel çarşılarının özelliklerini barındırıyor. Bu hâliyle temsili bir özellik taşıyor. İstanbul ve Kapalıçarşı hakkında yapılan çalışmaların hepsinde vurgulandığı gibi, Kapalıçarşı’yı etrafındaki dokuyla birlikte düşünen, salt turizm eksenli bir yaklaşım yerine var olan koşulları değerlendiren sürdürülebilir yaratıcı modellere ihtiyaç duyuluyor. Bu yanıyla Kapalıçarşı’nın dokusunu zenginleştiren mekânlardan biri de Sahaflar Çarşısı.
Sahaflar Çarşısı
 
Kapalıçarşı’nın Fesçiler Kapısı’nın tam karşısına düşen ve Beyazıt Camisi’nin yamacında yer alan Sahaflar Çarşısı, İstanbul’un Osmanlı döneminden bugüne kadar yaşayabilmiş en eski kitapçı çarşısıdır. Kapalıçarşı tarafındaki girişi hiç de tarihi önemine ve temsil ettiği değerine uygun görünmez. Beyazıt tarafından giriş ise biraz daha sahaflara layıktır. Gelin görün ki çarşının iç düzeni, yarı baraka yarı dükkân görünümü pek de iç açıcı değil.

Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Huzur” romanındaki Mümtaz, Sahaflar Çarşısı’nı şöyle anlatıyor: “O, bu yolu öteden beri severdi. Bayezid Camii’nin yan tarafında, büyük kestanenin altında güvercinleri seyretmek, Sahaflar içinde kitap karıştırmak, tanıdığı kitapçılarla konuşmak, sıcak günler ve sert aydınlıktan çarşının birdenbire insanı kavrayan loşluğuna ve serinliğine girmek, bu serinliği çok arızi bir hâl gibi teninde duya duya yürümek hoşuna giderdi. Hatta çok rahatsa ve aklına eserse Bitpazarı kapısından girer, Bedesten’e kadar o dolambaçlı yollardan yürürdü.”

Sahaflar Çarşısı günümüzde sahafiyenin bildik işleyişinden çok, dini kitaplar, hatırı sayılır bir miktarda lise-üniversite sınav kitapları ve ders kitaplarının satışıyla meşgul. Eski bir kültür çarşısı kimliğini koruduğuna dair ipuçlarına oldukça zor rastlanıyor.
 
Çarşı avlusunun orta yerinde bir İbrahim Müteferrika büstü duruyor. Beyazıt tarafındaki girişin yan duvarına yerleştirilmiş camekânda ise eski matbaaların taş kalıpları sergileniyor. Birkaç sahaf dışında nadide kitapla ilgilenen pek bulunmadığı gibi, hemen yanı başındaki Kapalıçarşı’ya ilişkin eski ya da yeni kitap bulmak için bile hayli zorlanmak gerekiyor.
 
Sahaflığın kökenleri 15. ve 16. yüzyıllara uzanıyor. O zamanlar Beyazıt Camisi’nin yanında eski kitap alıp satan medrese öğrencileri, sahafların öncüsü sayılıyor. Tarihi Sahaflar Çarşısı, bugünkü yerine taşınmadan önce Kapalıçarşı içinde Yorgancılar Çarşısı’ndaymış. Evliya Çelebi o dönemde elli kadar sahaftan söz ediyor.

1894 depreminin çarşıda yarattığı yıkımdan sonra sahaflar yeni bir yere geçme ihtiyacı hissetmişler. O zamanlar hakkaklar tarafından kullanılan şimdiki çarşıya taşınmaya başlamışlar. Bir süre sonra sayıları artmış, Hakkaklar Çarşısı, Sahaflar Çarşısı olmuş.

Bu diyarda bir çarşı olur da başına yangın gelmez mi? 1950 yılında Sahaflar Çarşısı yanmış. Yanmayan dükkânlar, belediye tarafından yıkılarak iki yıl içinde bugünkü çarşı kurulmuş.
 
Arasta-Sipahi Çarşısı
 
İstanbul’da her büyük caminin yanına bir çarşı inşa edilmiş. Medrese, han, hamam olarak işlevlendirilen yapılarla birlikte külliyeyi tamamlayan çarşılar, aynı zamanda vakfiyeye gelir getirmek amacıyla kullanılmış. Genellikle arasta denilen ve farklı mimari özelliklere sahip bu çarşılara Anadolu’da ve Trakya’da rastlanıyor.

İstanbul’da, Beyazıt Camisi’nin bitişiğindeki Sahaflar Çarşısı dışında, Yeni Cami bitişiğindeki Mısır Çarşısı ile Laleli Camisi’nin yanındaki Eski Çarşı biliniyor. Payitahtın en gözde yapılarından Sultanahmet Camisi’nin yakınındaki Arasta ya da Sipahi Çarşısı ise bugün turistik bir mekân olarak faaliyete devam ediyor.

Büyük İstanbul yangınlarında harap olduktan sonra tamamen terk edilen ve bir süre sonra gecekondularla dolan tarihi çarşı, 1980’lerde onarılarak bugünkü hâle getirilmiş. Daha çok turistlere yönelik çalışan çarşıda halı, kilim ve değerli eski eşya satılıyor.
Kapalıçarşı âlemi
 
Burası bir çarşı değil, bir şehir. Hatta canlı bir organizma olduğuna dair rivayetler de var. 1461 yılında, Bedesten’in inşaatına başlandıktan sonra gittikçe büyüyüp serpilen, olgunlaşıp zenginleşen bu çarşı, aradan geçen beş asır boyunca değişen şartlara uyum sağlamakla kalmamış, zaman zaman ekonomiden siyasete kadar geniş bir yelpazede toplumsal hayatı etkilemiş.

İki büyük dünya imparatorluğunun mirasını taşıyarak bugüne gelen Kapalıçarşı’da hâlâ hayat gailesi içinde günübirlik beklentiler hüküm sürerken, öte yandan zamanı yok sayan bir başka atmosfer daha solunuyor. Tonoz örtünün yarattığı bir hava mıdır bu, yoksa taşlara, duvarlara sinmiş zamanın görünmez etkisi mi ya da güçlü sütunların taşıdığı gergin yaylara sığınmış geçmiş zaman hatıraları mı bilinmez. Ancak Kapalıçarşı kendi içinde bir başka âlem olmakla kalmaz, başlı başına bir seyir nesnesidir. Hatta hayat erbabına, bir kapısından girip ötekinden çıkana kadar nice maceralar yaşattığını ballandıra ballandıra anlatanlar da çıkar. Kapalıçarşı’nın kapalı kutu olduğunu gören şair, kutuyu kaldırıp altına baksaydı eğer, içinde sakladığı hazineler kadar, süpürüp altına gizlediği nice karanlık tarih sayfasını, kanlı entrikayı ve acıklı hayat hikâyesini de olduğu gibi görüp ne güzel anlatırdı bize.
 
Bir zamanlar içinden akarsu geçen çarşıdaki hanlar; Anadolu’dan, Trakya’dan, Karadeniz’in karşı yakasından gelen tüccarları, mallarını, umutlarını ve düş kırıklıklarını da barındırırmış.

Bugünkü haritalarda 14 numaralı kapı olarak görünen Örücüler Kapısı’ndan girince, çarşının en revnaklı caddesi başlıyor. Yağlıkçılar Caddesi, Feraceciler Sokağı ve Sipahi Caddesi diye Kapalıçarşı’nın ortasından geçen bu eksen, Çarşıkapı’ya gelip dayanıncaya kadar sağında solunda bir dünya bırakıyor.

Çarşı içinde kesintisiz uzanan bu en uzun caddenin iki başında ikisinin de adı Yolgeçen olan iki han bulunuyor. Ben bu cadde gibi bu hanları da severim. Bir hanı ve bir caddeyi sevmek nasıl olursa öyle severim.

Çarşının en namlı caddesi olan Kalpakçılar, Beyazıt Kapısı ile Nuri Osmaniye Kapısı arasında uzanırken gelip geçenlere altın parıltıları saçar. Her kesenin harcı olmasa bile her zevkin karşılığı burada bulunur. Nadide taşlarla işlenmiş yüksek ustalık işi mücevherler ince zevklere hitap ederken, sırf zenginlik göstermek için abartılı düzenlemeleriyle vitrinleri süsleyen altın takılar da burada satılır. Bu cadde, İstanbul’un en zengin altın pazarıdır. İstanbul’un en zengini demek malum, memleketin ilk sırası anlamına gelir. Yine de birbirini dik kesen iki caddeden ben, kuzey-güney istikametinde uzanan Yağlıkçılar’ı severim.

İstanbul’un belki de kuruluşuyla yaşıt en eski çarşısından, limanı ticaret arterine bağlayan Uzunçarşı yolundan yürüyerek gelirken, sağlı sollu hanlarda, dükkânlarda ve pasajlarda canlı bir ticaretin hüküm sürdüğü açıkça görülüyor. Örücüler Kapısı’ndan Kapalıçarşı’ya girer girmez ortam değişiyor. Bir süredir kapılarda özel güvenlik bulunuyor. Giren çıkanın çantasını, paketini, ellerindeki aletleri öttürerek arıyorlar.

Seyyahlar arasından bir seyyah, eğer ki bir çarşıyı adabıyla gezmeyi biliyorsa, bu kapıdan sabah vakti girer ve sadece bu cadde üstündeki hanlar ve dükkânlarla yetinerek, belki biraz da hayatlara tanık olmaya çalışarak geçip giderken akşamın nasıl indiğini anlayamaz. Malum, bu kadar uzun olmasa bile Kapalıçarşı’nın geçilecek altmış dört sokağı daha vardır ve girilip çıkılacak yirmi bir kapısı daha... Hanlara gelince, çarşının içindeki ve bitişiğindeki hanları teker teker anlatmak bambaşka bir külliyatın içine dalmak olur ki yeri burası değildir.

Örücüler Kapısı’ndan çarşı içine doğru iki adım attıktan sonra sağ tarafa dikkatle bakılırsa Küçük Safran Hanı’nın kapısı görülür. Girip bu küçük hanı dolaşmak, Kapalıçarşı’ya ısınmak için iyidir. Sonraki Astarcı Han biraz daha büyük ve daha az müdahale edilmiş hâliyle çarşının bir başka yüzünü gösterir. Ama asıl Cebeci Han, ziyaretçinin Kapalıçarşı’nın kaç bucak olduğunu, daha ilk dakikalarda neyle karşı karşıya kalacağını, nereye geldiğini anlaması ve boyunun ölçüsünü alabilmesi için en iyi yerdir.

Cebeci Han tek bir mekân değildir. Çarşıdan ayrılır gibi dar bir geçide girip parke döşenmiş hafif meyilli zemini geçerek önce küçük hana girilir, altını üstünü gezdikten sonra yine bir geçitten İç Cebeci Han’a çıkılır. Kapalıçarşı’nın bildik manzarasına, turistik imajına aşina olanların bu geniş avluya çıkar çıkmaz tersi döner. Hatta bazılarının zaman tünelinden geçerek bir başka devre geldiklerine dair hisse kapıldıkları söylenir.

İç Cebeci Han, çarşının bütün karakteristik özelliklerini taşıdığı gibi demircisi, marangozu, kalaycısı, bakırcısıyla yan yana duran en nadide antika parçaların satıldığı yerdir. Avlunun bir köşesinde Anadolu’da lastik ayakkabı deposu olarak kullanılan eski hanlardakine benzer bir çay ocağı çalışır. İç Cebeci Han, Kapalıçarşı hakkındaki ilk izlenimi belirler; turistik bir cilayla gözleri kamaştıran bir çarşı mı, yaşayan bir organizmanın sahici nabız vuruşlarıyla kendini göstermesi mi?

İki Cebeci Han da Örücüler Kapısı’nın hemen dibinde karşılaşılan çarşı hakkındaki ilk örnek sayılır. Kapalıçarşı’nın içindeki ve dışındaki bütün hanlarda ne hayatlar yaşanır, çarşının hangi nabızları atar bakmak gerekir. Bir bakışta anlamak mümkün olmaz, oralarda derin soluklar alıp vermek gerekir. Bu sayede bir büyük İstanbul dersi görmeyi göze alanlar, yollarına devam ederek kendi istikametlerini çizebilirler. Kafası karışıp ne yapacağını bilemeyenleri ise İç Cebeci Han usulca dışarıya çıkarır. Geldiği yerden değil, üst kattaki dar bir kapıdan çarşı dışına, sokağa bırakır.

İç Cebeci Han’ın bu küçük kapısından Mühürdar’a doğru çıkınca iki kere sola doğru köşe dönülürse, Kapalıçarşı’nın batı yakasına bitişik Çadırcılar Caddesi’ne gelinir. Bu dar cadde, iki taraflı ucuz konfeksiyon satan dükkânlarla silme doludur. Bir başından bakınca tenteler altına asılmış binlerce pantolon, gömlek, mont, kazak, tişört, fanila, don, parka, yağmurluk, ayakkabı ve çorap görünür. Çok değil on beş-yirmi yıl önce bu sokakta memleketin en namlı bakırcıları ile en seçme eski parçaları satan dükkânlar bulunurdu. Beyazıt tarafından Çadırcılar Sokağı’na girince, bugün hâlâ Maraş’ta, Antep’te ve Urfa’da eski çarşılara girerken işitilen çekiç sesleri, sokağın sonundaki Sahaflar Çarşısı’na kadar kesilmeden devam ederdi.

Sokağın başındaki Sarnıçlı Han’ın kapısına bitişik dükkânda bakırcıların piri Alâeddin Amca çalışırdı. Ben tanıdığımda hayli yaşlanmıştı. Meşhur tekerlekli cezveleri ve bakır çanakların en sanatlısını hâlâ o yapıyordu. Sarnıçlı Han’daki kalaycılar ile öteki ustalar, Alâeddin Usta’nın kıymetini bilir, sözünü dinlerlerdi. Sarnıçlı Han’da bugün terziler ile birkaç halı toptancısı çalışıyor, Alâeddin Amca’nın dükkânında ise blue jean takım satılıyor.
Kapalıçarşı’yı gezerken bir kapıdan çıkılmışsa aynısından girmek yakışık almaz. O nedenle Sarnıçlı Han’ı geçince soldaki ilk dar geçide dalıp antika bakır ve etnografik malzeme satan birkaç dükkânın vitrinini kolaçan ederek yola devam etmek iyi olur. Lütfullah Efendi Sokağı’ndan Yorgancılar Caddesi’ne döner dönmez Ağa Hanı-Hatip Emin Hanı’na oradan Sarraf Hanı’na gelinir.

Sağda solda, çarşı esnafının küçük dükkânlarının ışıkları altında yanıp sönen bir dolu hediyelik eşya, bütün albenisiyle gelip geçenin aklını çelmeye çalışır. Tabii ki burada esnafın, tezgâhtarların ve hanutçuların çarşının her köşesindeki rahatsızlık verici ısrarlı tutumlarından ve laf atarak verdikleri rahatsızlıktan söz etmiyorum.

Sağdaki Evliya Hanı’nı geçer geçmez hafif bir inişle Yağlıkçılar Caddesi’ne ulaşan sokak, yeniden Kapalıçarşı’nın parıltısına kavuşur. Sağa dönünce varılan küçük meydan, çarşının en seyirli yerlerinden biridir. Zaten bu seyrin hakkını vermek için en güzel köşesine Şark Kahvesi yerleşmiştir. İstanbul’da yaşayan ve buralarda gezinen herkesin anılarında irili ufaklı bir yeri olan Şark Kahvesi, çocukluğumun Kapalıçarşısı’ndaki kadar gözüme büyük görünmese bile aynı sükûnetini koruyor. Bugün de bir sade kahve içmeden geçmiyorum buradan ama Batı tarzı kahveleri de hiç fena değil doğrusu. Bir süredir camekânın dışına masa sandalye atıyorlar ama asıl seyirlik mekân, hemen girişteki yedi sekiz masalık bölümdür bana kalırsa. Buradaki masalardan birine yerleşince, hem kahvenin kemerli yapısı hem duvarlarda asılı duran geçmişin görüntüleri hem gelip geçenlerin kalabalığı hem de biraz hayal gücünü çalıştırınca çarşının derinliklerinde olup bitenler gün gibi ortaya seriliverir. Bu kahvede çok ender de olsa konferanslar, söyleşiler düzenlenir, ayda bir gün Kapalıçarşı sohbetleri yapılır, arada bir de çarşı ile ilgili kitapların tanıtım toplantısı düzenlenir.

Şark Kahvesi, çarşı içinde sayıları giderek artan yeme içme mekânlarından biri, en eskisi ve hâlâ en çekicisi. Kahvenin karşısındaki Zenneciler Sokağı’na girince çarşının da çekirdeğine ulaşılır. Bedesten, Kapalıçarşı’nın doğduğu yerdir.
 
Kapalıçarşı’nın doğduğu yer: Bedesten
İstanbul’un fethinden sonra Fatih Sultan Mehmet’in yaptırdığı Bedesten, bir görüşe göre Bizans’tan kalma çarşı yapılarından biridir. Kırk sekiz metreye otuz altı metre ölçülerindeki Cevahir Bedesteni, büyük çarşının daima en dikkat çeken yeri olmuş. Her açıdan, hem konumu itibarıyla, adeta bir atomun çekirdeği gibi tam ortadaki yeriyle hem ticari kapasitesi ve ekonomik gücüyle hem de satılan malların değeri ve kalitesiyle daima bilinen bir yer.

Eski Bedesten, İç Bedesten ya da Cevahir Bedesteni diye anılan bu yapı, az ötesine Sandal Bedesteni yapıldıktan sonra itibarından bir şey kaybetmemiş. Bir sıra pamuk, bir sıra ipekle dokunan ve “sandal bezi” diye anılan kumaş ticaretinin yapıldığı yer olduğu için Sandal Bedesteni adını alan yeni yapı, kırk metreye otuz iki metre ölçülerinde ve elli kubbeli inşa edilmiş. Her iki bedesten de Fatih döneminin mimari karakterini taşıyor. Sultanahmet Camisi’ne gelir elde etmek maksadıyla yapılmışlar ve sonradan gelişecek Kapalıçarşı’nın merkezini teşkil etmişler.

Kapalıçarşı’nın kuruluş tarihi Cevahir Bedesteni’nin inşasına atıf yapılarak 1461 diye biliniyor ancak çarşının asıl yapısı, Kanuni zamanında ortaya çıkmış. Ahşap olan bu çarşıdan günümüze bir şey kalmamış.

Prof. Dr. Metin Sözen, Kapalıçarşı ile ilgili bir makalesinde “İstanbul, tarihin her döneminde özel coğrafyasını ve kültür sularının kesişme noktası olma niteliğini sürekli korumuş, buna uygun örgütlenmiştir. Gelişme evrelerini dikkatli araştıranlar, günümüze ulaşan anıtsal yapıları adım adım izlediklerinde, ticaret-konut bölgelerini belirlemede hangi nedenlerin ağır bastığını kolaylıkla anlarlar. Kapalıçarşı bu konuda verilebilecek en somut örnektir. Kentin kuruluş öykülerine karışan bu bölge, ticaret ve yönetim alanı olarak önemini korumuş, ister istemez çok yönlü birikimler, somut sonuçlarını burada sergilemiştir.” diyor.

Kapalıçarşı’nın temellerini atan iki bedesten, bir bakıma Osmanlı’nın başkentinde ticaretin çekirdeği, iç kalesi, en korunaklı yeri ve en güvenli bölgesi olmuş. Bedestenlerin taş duvarlarına gömülü demir kasalar, Avrupai bankalar kurulmadan önce en değerli malların, mücevher ve paraların saklandığı, tacirlerin sermaye ve tasarruflarını bıraktıkları, loncaların kayıt ve sicil defterlerini sakladıkları emniyet sandıkları olarak kullanılmış. Eski kayıtlar, Fatih döneminde bedestenlerde yüz yirmi sekiz emanet kasasının bulunduğunu gösteriyor.

Çarşı, sadece esnaf ve tüccarın değil aynı zamanda devletin de iktisadi merkezi olmuş. Kadıların, loncaların ve çarşı ileri gelenlerinin güvencesi altında bir nevi banka gibi çalışan bedestenlerde aynı zamanda mezat yapılırmış. Kıymetli mallar için perşembe günleri tercih edilir, oldukça çekişmeli geçen alışverişi seyretmeye gelenler olurmuş.

Kapalıçarşı’nın sadece bir ticaret merkezi değil aynı zamanda sosyal ve kültürel hayat alanı olduğuna değinen Prof. Dr. Önder Küçükerman “Beş yüz elli yıllık geçmişi olan Kapalıçarşı, Osmanlı Devleti’nin sanayi, ticaret, finansman ve eğitim merkezidir. Burası sadece üstü örtülmüş bir çarşı değil bir tasarım, sanayi ve moda merkezidir. Üstü örtülü bir çarşı değil, üstü örtülü bir kültür mirası, üstü örtülmüş büyük bir finans merkezi ve üstü örtülmüş bir tarihtir.” diyor.

Afetlerle değişen yapı

Üstü kiremitle örtülü ahşap yapılarla dolu olan Kapalıçarşı; 1512, 1546, 1565, 1618, 1622, 1645, 1652, 1658, 1750, 1766 tarihlerindeki yangın ve zelzelelerden büyük zarar görmüş. III. Mustafa devrinde kâgir olarak yeniden inşa edilmiş. Sağlam yapılı dükkânlar kurulduktan sonra yolların üstü örtülmeye başlanmış. Ancak 1894 depremi çarşıyı bir kez daha yerle bir etmiş. 1954 yangını ise çarşının kurulduğu tarihten beri yaşadığı yirmiyi aşkın afet arasında başına gelen son büyük felaket olarak tarihe geçmiş. Her seferinde yapılan tamirat ve eklemelerle çarşının bir kısmı dışarıda bırakılırken yeni bölümler oluşmuş ve bugünkü görünüm ortaya çıkmış.

Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nde anlattıklarına göre 17. yüzyılın ortalarında Kapalıçarşı’da dört bin üç yüz doksan dokuz dükkân, iki bin yüz doksan beş oda, dört yüz doksan yedi dolap denilen küçük dükkân, iki lokanta, on iki hazine dairesi, bir cami, on mescit, bir hamam, on dokuz çeşme, sekiz tulumbalı kuyu, yirmi dört han, bir mektep ve bir türbe varmış. Bugün Kapalıçarşı’daki dükkân ve han sayısı Evliya Çelebi’nin söylediği rakamlardan çok daha az. Bu durumun sebeplerinden biri olarak zaman içinde yaşanan felaketlerden sonra çarşıda görülen yapısal değişiklikler gösteriliyor. Önceden çarşı içinde bulunan Sarnıçlı Han, Paçavracı Han, Alipaşa Cami Han, Yolgeçen Han, Tığcılar Sokak, Örücüler Sokak ve Çadırcılar Caddesi gibi bazı han ve sokakların, 1894 depreminden sonra başlayan ve 1898 yılında biten tadilat sırasında, esnafın onarım giderlerine katılmaması nedeniyle çarşının dışında bırakıldığı anlatılıyor.
 
Fiyat belirleme

Eskiden beri Kapalıçarşı’da satılan malların fiyatını belirlemek için birkaç yöntem kullanılmış. Bunlardan biri narh usulüyle fiyat saptayarak üst bedeli sabit tutma, diğeri fiyatları serbestçe belirleme, üçüncüsü ise müzayede yoluyla fiyat belirleme. Bu üç yöntemle de alışverişe çıkanın kazıklanmaması için her esnaf loncasının kendi içinde özel önlemler aldığı biliniyor. Belirli dönemlerde esnafın peyke dışına ya da tabure gibi yüksek bir yere oturarak dikkat çekici şekilde görünmesi istenmezken, belli dönemlerde çarşıdan gelip geçene göstererek mal imal etmeye izin verilmiyor. Belirli dönemlerde tabela kullanılmayan çarşıda hemen her şeyin değişimi, 19. yüzyılın ikinci yarısında başlıyor.

Avrupa’dan gelen fabrikasyon kumaşlar, çarşıda satılmaya başlayınca el dokuması bezlerin pabucu dama atılmış. Galata bankerlerinin piyasaya girmesiyle aynı zamanda banka olarak çalışan Cevahir Bedesteni’nin etkisi azalmış, bankaların açılmasıyla birlikte de tamamen ortadan kalkmış. Bundan sonra Cevahir Bedesteni halı, kilim, mücevherat, antika, gümüş ve altın satışına yönelirken, Sandal Bedesteni’nin işlevi tamamen bitmiş. Burası 1914 yılında İstanbul Belediyesi tarafından satın alınarak mezat yeri olarak kullanılmış ve sonradan bundan da vazgeçilmiş. Çarşı esnafının hafızasında hâlâ o günlerden pek çok anı bulunuyor ve Sandal Bedesteni’nde yeniden mezat kurulacağı günler bekleniyor.
 
Çarşı derneği
 
Kapalıçarşı Esnafları Derneği, 1952 yılında kurulmuş. Bu eski çarşının oldukça köklü sayılabilecek derneğinin başkanlığını bir süredir Dr. Hasan Fırat yürütüyor. Son zamanlarda oldukça çekişmeli geçen dernek kongrelerinde yönetime aday birkaç listenin çıkması, bir taraftan çarşı içinde demokratik işleyişin sağlıklı göstergelerinden biri olarak kabul ediliyor, diğer taraftan çarşı esnafının işsizlikten ötürü boş vaktini değerlendirmek istediği söyleniyor, bir taraftan da çarşı yöneticisi olmanın artan prestijinden dem vuruluyor.

Çarşıdan daha çok yabancılar alışveriş ediyor ancak son yıllarda gelen turistlerin dar gelirli kesimlerden olması nedeniyle küçük çaplı ticaret yapıldığından yakınan esnaf, yerli müşterinin ise tümüyle çekildiğini anlatıyor.

Sadece yabancı turistlere göre organize olan çarşı, yerli alıcıyı uzaklaştırmış. Ancak özel bir takıya, dokumaya ya da halıya ihtiyacı olanlar onu bulabilmek umuduyla geliyorlar. Gruplarla gelen turistlerin Nuri Osmaniye tarafında açılan büyük hediyelik eşya mağazalarına götürülmesi nedeniyle çarşıda işlerin olumsuz etkilendiği anlatılıyor. Ayrıca çarşı çevresindeki atölyelerin bölgeden uzaklaştırılması isteniyor. Kapalıçarşı Esnafları Derneği Başkanı Hasan Fırat bu konuda, “Biliyorsunuz, imalatçılar kimyasal maddelerle çalışıyor. Kimyasal maddeler, bütün dokuyu ve altyapıyı bozdu. Şu anda alt kanallara giden yerlerde temeller toprağa gidiyor ve kayma başladı.” diyerek atölyelerden boşalan yerlere turist araçları için otopark yapılmasını istiyor.

Kapalıçarşı bölgesi sit alanı içinde olduğu için turizm endeksli bir gelişmeye yönelinmesi gerektiğini savunan Fırat, geceleri de yaşayan bir çarşı bölgesine ihtiyaç duyulduğunu söylüyor. Akşam saatlerinde bütün bölgede en fazla yirmi beş-otuz bin kişinin kaldığını, gündüz saatlerinde ise bir buçuk-iki milyon insan bulunduğunu belirterek resmi dairelerin de turizm bölgesi dışına taşınması gerektiğini düşünüyor.

Derneğin Kapalıçarşı’ya ilişkin projeleri arasında oldukça kapsamlı girişimler de bulunuyor. “Mevcut hanlardan bir- iki tanesini tespit edeceğiz. Eski Osmanlı mutfağı sunan restoranlar olacak. Biz burayı gece 10-12’ye kadar açmayı düşünüyoruz. Bir yer bulurlarsa butik otel kuracağız.” diyen Hasan Fırat, çarşının kendi turizm şirketini kurması gerektiğini de belirtiyor.

Çarşıya turist getirerek “hanut” denilen komisyonu alanların ticareti baltaladığını söyleyen Fırat, markası, ismi değişik olan ürünlerin eğer cinsi aynıysa tek fiyattan satılması gerektiğini belirtiyor. “Personelin de denetimden geçmiş olması lazım. Eskiden, burada bir personel, gelen turistin kolunu çekmiyordu. Bunlar çarşı için negatif etki yapıyor. Aynı işi yapanlardan biri siftah yapmamışsa, karşı komşu ona siftah etsin diye müşteri getiriyordu. Şimdi millet birbirinin dükkânının içerisinden müşteri çekiyor. Burası eskiden bir okulmuş. Çıraklık okulu varmış Sultanahmet’te. Burada çalışacak insanlar önce o çıraklık okulundan geçer, sonra tezgâhtar olurmuş.” diyor ve “Şimdi buradaki kuyumcularda ayarı bozuk mal satılmıyor. Ama gümüşte ‘imitasyon’ var. Uzak Doğu’dan gelenin kâr marjı yüksek. Bizdeki işçilik pahalı olduğu için, onların fiyatı düşük. Burada imitasyon olmasın, gerçek mal konsun…” diye ekliyor.
1979 yılında Kapalıçarşı’nın romanını yazan Çelik Gülersoy, o dönemde yapılan röportajların birinde çarşıyı şöyle anlatıyor: “Tek kelimeyle bir kere çok yüksek bir ahlak. Dolap sistemine rağmen Kapalıçarşı’nın eski tarihinde hırsızlık oranı sıfırdır. Tüccarın, esnafın birbiriyle olan ahlaklı ilişkisi ise mükemmeldir. Siftahsız dükkânların diğer tüccarlar tarafından korunması ve önceliğin onlara verilmesi, altı çizilmesi gereken bir olağanüstülüktür. Bunları sadece biz söylemiyoruz, bütün yabancı seyyahların Kapalıçarşı ile ilgili notlarında en başta bu ahlak değerleri yazılıdır. Ve bu ahlakın dünyada eşi benzeri bulunmadığını vurgulayarak hayranlıkla bahsederler.”

İstanbul’un kent belleğiyle birlikte kent dokusuna önemli katkıları bulunan Çelik Gülersoy’un, çarşının büyük tahribat gördüğünden söz ederek; “Asırlık yapıda dükkânların ara duvarlarının yıkılmasıyla birleştirilip büyütülmesi, kümbetlere zarar verme pahasına da olsa çekme katla iki kat hâline getirilmesi ve hatta bazen iki katla da yetinilmeyip gelişigüzel kazma usulüyle Mahmutpaşa’ya doğru bodrum katlar inşa edilmesi, eski Horasan kanallarının tıkalı kalışı, biriken suların bir çöküntüye sebep olma ihtimali…” diye sıraladığı problemlerin çok azının günümüzde çözüldüğünü görüyoruz.

Kapalıçarşı hakkında en kapsamlı çalışmalardan birini Prof. Dr. Önder Küçükerman ile birlikte hazırlayan Prof. Dr. Kenan Mortan, Kapalıçarşı’nın her sınıftan, ırktan ve dinden insanı içinde barındırarak bugüne geldiğine işaret ettikten sonra şunları söylüyor: “Kitabı hazırlarken Ermeni, Yahudi, Süryani insanları tekrar bulduk. Bu kompozisyonun bozulmadığını gördük. Dolayısıyla 2010 yılına hazırlanan İstanbul’da çok özel butiklerden biri bu. Yaşayan insan olgusu var burada. Bakanlar Kurulu’ndan çıkarılan kararname, Kapalıçarşı’nın restorasyonuna imkân tanıdı… Yeniden değil, yenileme ile çarşı esnafından da katkı alarak, beş yüz yıl daha geleceğe taşınır.”

Geçtiğimiz yıl yapılan Kapalıçarşı Arama Konferansı sırasında oldukça geniş katılımla hazırlanan raporun sonuç bölümünde “Fiziki Sorunlar”, “Yönetim Sorunları”, “Güvenlik Sorunları”, “Tanıtım Sorunları” ve “Kültür Zanaat ile İlgili Sorunlar” başlıklarının altında Kapalıçarşı’nın enine boyuna bir irdelenmesi yapıldıktan sonra çözüm önerileri sıralanıyor ve rapor, “Kapalıçarşı yaşayan bir müzedir. Tarihi mirası ve gelenekleri içerisinde yaşatılmalıdır.” cümlesiyle bitiyor.
 
İstanbul
 
İstanbul’un kuruluşu, tarihin derinliklerine uzanıyor. Şehir merkezinde yapılan kazılar, ilk yerleşimleri bilinenden daha eski zamanlara kadar götürüyor. Sarayburnu’nu ancak kuşatacak şekilde ve toplam uzunluğu beş kilometre olan surların dışındaki Sirkeci bölgesinde şehrin limanı bulunurmuş. Şehrin agorası bugünkü Sultanahmet Meydanı’dır.

İstanbul’un ticari ve siyasi önemi ise Konstantin tarafından başkent yapıldıktan sonra başlar. Zaman içinde şehir gelişirken surlar genişler, yeni ticari merkezler oluşur. Kasımpaşa-Ayvansaray arasında kurulan ilk taş köprüden sonra 13. yüzyılda Galata, Cenevizlilere verilir ve kendi başına önemli bir ticari merkez hâline gelir.
1453’te İstanbul’un fethinden sonra yeni nüfus iskân edilen şehirde, imar hareketleri başlar. Dört yıl sonra Osmanlı’nın başkenti ilan edilir. İlk çeyrek asır içinde o güne kadar olduğu gibi şehir nüfusu, Haliç sırtlarında yaşar. Ticaret merkezi ise değişmeden kalır. Yerleşimler surların dışına taşmaya başlar. Şehir, 1507’den itibaren üç yüz yıl boyunca dünyanın en kalabalık şehri olur. 1840’dan itibarense Londra nüfusu, İstanbul’u aşmaya başlar. O döneme kadar dünya ticaretinde önemli bir yer tutan İstanbul’da Fatih devrinde yapılan ve hâlâ kullanılan Bedesten-i Atik (İç Bedesten), ticaretin merkezinde bulunur. Bedesten’in çevresinde ahşap dükkânlar ve bugünkü Mercan’dan Haliç’e doğru uzayan bir çarşı vardır. Bizans devrinden kalan Odunpazarı, Unkapanı ve Balıkpazarı, yerlerini koruyarak işlevlerini sürdürür. Fatih Külliyesi civarına ise demirciler, bakırcılar, saraçlar gibi üretim yapan esnaf yerleşir. Fatih devrinden kalan Kürkçü Han, o çarşıdan günümüze ulaşan tek yapıdır. Fatih devrinde ticaretin bütün canlılığıyla sürdüğü ana çarşılar, Doğu Roma İmparatorluğu’nun mirasını sürdürür. Bu dönemde şehirde az sayıda han inşa edilir.
 
16. yüzyılda, şehrin kurulduğu dönemlerden başlayarak 2. Bayezid devrine kadar ticareti esas olarak besleyen deniz yollarıyla birlikte kara yolu taşımacılığı da devreye girer. Şehrin yarıya yakını surların dışında yaşamaya başlar.

Kanuni devrinde ise Boğaz yerleşimleri açılsa da şehrin iç ticareti yine eski çarşılarda devam eder. Üsküdar en önemli yerleşimlerden biri olur. 16. yüzyıl boyunca çarşıdaki han ve dükkânların ağırlıkla ahşap malzemeden inşa edilmesi nedeniyle sık sık çıkan yangınlarda büyük kayıplar yaşanır.

1638’de yapılan bir sayıma göre bu dönemde şehirde iki yüz altmış iki bin lonca mensubu vardır ve bu hâliyle şehir çarşıları önemli bir üretimin pazarlandığı yerdir.

17. yüzyılda şehrin artan nüfusuyla birlikte yeni mahalleler kurulur ve ticaret bölgeleri, Fatih’in kurduğu Çarşı Külliyesi’nden başlayarak Beyazıt, Aksaray’dan Saraçhane’ye kadar uzanır. Ticari hayatta görülen canlanmayla birlikte çok sayıda han yapılır. O güne kadar iki katlı olan yapılar, üç kata kadar çıkar. Ahırlar küçülür, depolar azalır ve giderek ortadan kalkar, avlu sayısı artar ve bugünkü iş hanlarına benzemeye başlar. Hanların çoğu Eminönü-Beyazıt arasında kurulur. Bugün de oldukça harap durumdaki bu hanlar, depo ve ofis olarak kullanılmaya devam ediliyor.

Kapalıçarşı’nın bugünkü görünümü, 17. yüzyılın sonlarına doğru belirginleşir. 18. yüzyıl ise canlı bir ticari hayatla birlikte en fazla han inşasının görüldüğü yıllardır. Beyoğlu ticari, geleneksel mimari ve dükkân tarzının dışında Avrupai bir merkez olarak ortaya çıkar. 19. yüzyılda çarşılar gelişimini sürdürürken han tarzı yapılar geçen yüzyıldan kalanların kullanımıyla sürer, çok az sayıda yeni han inşa edilir. İstanbul’un sürekli birbirine eklenerek gelişen ticari yapısı, geleneksel çarşıları da içinde barındırarak günümüze kadar sürer.
İstanbul hanları
 
15. yüzyıl: Kürkçü Hanı.

16. yüzyıl: Balkapanı Hanı, Burmalı Hanı, Büyük Çorapçı Hanı, Kurşunlu Hanı, Leblebici Hanı, Rüstempaşa Hanı, Süleymaniye Hanı, Küçük Çukur Hanı.

17. yüzyıl: Büyük Valide Hanı, Şekerci Hanı, Vezir Hanı, Yelkenciler Hanı, Kızıl Han.

18. yüzyıl: Ağa Hanı, Ali Paşa Hanı (üç ayrı han), Astarcı Hanı, Baltacı Münheddim Hanı, Bodrum Hanı, Büyük Yeni Han, Cebeci Hanı, Çuhacı Hanı, Çukur Hanı, Hasan Paşa Hanı, İmameli Hanı, Kalcılar Hanı, Kaşıkçı Hanı, Kilit Hanı, Kızlar Ağası Hanı, Kumrulu Hanı, Küçük Yeni Han, Saksı Hanı, Serpuş Hanı, Silahtar Hanı, Simkeşhane Hanı, Sofcu Hanı, Sorguçlu Hanı, Taşhan, Yağcı Hanı, Yıldızlı Hanı, Zincirli Hanı.
 
19. yüzyıl: Sabuncu Hanı, Yıldız Hanı.
 
Kaybolan İstanbul hanları
 
15. yüzyıl: Bey Kervansarayı, Bodrum Kervansarayı, Deve Kervansarayı, Eski Hanı, Mehmet Paşa Hanı, Molla Gürani Hanı, Murad Paşa Hanı, Odun Kapısı Hanı, Şeyh Davud Hanı, Yemişkapanı Hanı.
 
16. yüzyıl: Baklalı Hanı, Beşiktaş Kervansarayı, Büyük Şişeci Hanı, Elçi Hanı, İbrahim Paşa Hanı.
 
17. yüzyıl: Nasuhiye Hanı.
 
18. yüzyıl: Baltacı Hanı, Camili Hanı.
 
19. yüzyıl: Kuşakçı Hanı.

Tarihlendirilemeyen hanlar: Aktarbaşı Hanı, Ali Bey Hanı, Arpacı Hanı, Balaban Hanı, Çorapçı Hanı, Yolgeçen Hanı, Evliya Hanı, Güllekeş Hanı, Hacı Abidin Hanı, Haznedar Hanı, Hüseyin Bey Hanı, İğneci Hanı, İplikçi Hanı, Muazzaf Mutaf Hanı, Sarraf Hanı, Sepetçi Hanı, Yağhane Hanı.
 
Rakamlarla Kapalıçarşı
 
* Kapalıçarşı’da altmış dört cadde ve sokak, on altı han vardır.

* Yirmi iki adet kapısından yirmi bir tanesi, her sabah açılıp her akşam kapatılır.
 
* Yirmi beş bin kişi çalışır.
 
* Her gün girip çıkanların sayısı kışın üç yüz bin civarındayken, yazın beş yüz bine çıkar.
 
* 45.000 m² kapalı alan üzerine kurulmuş çarşıda, üç bin altı yüz dükkân bulunur.
 
* Başlıca doksan yedi kalem mamulün satıldığı tespit edilmiştir.
 
* Bir adet internet portalı vardır.
 
* Polis karakolu bulunur ve ayrıca özel güvenlik teşkilatı kurulmuştur.
 
* Yedi banka sürekli çalışır.

* Postanesi her zaman açıktır.

* Özel itfaiye teşkilatı kurulmuş, otuz sekiz sokağa otomatik yangın vanası konmuş, ana caddelere yer altı sarnıçları yapılmıştır.
 
Kapalıçarşı sokakları

Acışeşme, Ağa, Altuncular, Aminçiler, Araracıoğlu, Aynacılar, Basmacılar, Çuhacıhanı, Bitpazarı, Fesçiler, Ganiçelebi, Hacıhasan, Hacıhüsnü, Hacımemiş, Halıcılar, Hazırelbiseciler, İplikçiler, Kahvehane, Kalpakçılar, Karakol, Karamanlıoğlu, Kavaflar, Kazazlar, Keseciler, Kilitçiler, Kolancılar, Koltukçu, Kürkçüler, Lütfullahefendi, Mercançıkmazı, Muhafazacılar, Mühürdaremin, Ortakazazcılar, Örtücülerhamamı, Parçacılar, Perdahçılar, Püskülcüler, Reisoğlu, Ressam, Sahaflar Bedesteni, Sandal, Sandal Bedesteni, Serpuşçular, Sıraodalar, Sipahi, Tacirler, Takkeciler, Tavukpazarı, Terlikçiler, Terzibaşı, Terziler, Tuğcular, Varakçıhan, Yağlıkçılar, Yarımdaşhan, Yeşildirek, Yorgancılar, Yüncühasan, Zenneciler.
 
Kapalıçarşı hanları

Ağa Hanı, Alipaşa Hanı, Astarcı Han, Balyacı Hanı, Bodrum Hanı, Cebeci Han, İç Cebeci Han, Çukur Hanı, Evliya Hanı, Hatipemin Hanı, İmamali Hanı, Kalcılar Hanı, Kapılar Hanı, Kaşıkçı Hanı, Kebapçı Hanı, Kızlarağası Hanı, Mercan Hanı, Perdahçı Hanı, Rabia Hanı, Safran Hanı, Sarnıçlı Han, Sarraf Hanı, Sepetçi Hanı, Sorguçlu Han, Varakçı Hanı, Yağcı Hanı, Yolgeçen Hanı, Zincirli Han.
 
Kapalıçarşı kapıları

Nuri Osmaniye Kapısı, Kürkçüler Kapısı, Merdivenli Kapı, Sorguçluhan Kapısı, Çarşı Kapısı, Yolgeçen Han Kapısı, Beyazıt Kapısı, Hacı Hüsnü Kapısı, Fesçiler Kapısı, Bodrum Han Kapısı, Yorgancılar Kapısı, Lütfullah Kapısı, Cebeci Han Kapısı, Örücüler Kapısı, Tacirler Kapısı, Mercan Kapısı, Sarı Odalar Kapısı, Mahmutpaşa Kapısı, Çuhacı Han Kapısı, Kılıççılar Kapısı, Sandal Bedesten Kapısı.
 
Seyyahlardan

1835’te Julia Pardoe;

“İlk gittiğimiz yer çarşı oldu. Arabadan büyük bir kapının önünde indik. Çarşı dediğim zaman basit bir alışveriş merkezi anlaşılmamalıdır. Çarşı, çeşitli malların bulunduğu bölmelerden oluşan bir bütündür. Bu bölmeler, üzeri kapalı küçük şehirler gibidir. Buradaki her sokak, mücevhercinin vitrininden tutun da yün yastıktan tüy mindere kadar, her biri birbirine göre ayrı çekicilik ve varlık gösteren belirli bir sanat ve ticaret yeridir.”
 
1874’te Edmondo De Amicis;

“Şimdi Altın Boynuz’un iki sahilini dolaşarak, bütün İstanbul’u kuş bakışı gördükten sonra, İstanbul’un kalbine girmek, Nuri Osmaniye Tepesi ile Serasker Tepesi arasında uzanan ve Kapalıçarşı denen o dünyaca meşhur, ezeli ve ebedi panayırı, harikalar, hazineler ve tarih hatıralarıyla dolu o gizli ve loş şehri görmek zamanıdır...”

“...Rastgele bir çarşıya dalın, günün yarısını farkına varmadan geçirirsiniz; mesela kumaş ve esvap çarşısına girin. İnsanın gözünü, aklını, kesesini kaybettirecek kadar zengin ve muhteşem bir çarşı, bir panayırdır. Temkinli olmak gerekir, zira ufacık bir heves yüzünden evden telgrafla yardım istemek zorunda kalabilirsiniz.”
 
1899’da Knut Hampsun;

“İşin aslı şudur ki, bütün otel rehberleri Kapalıçarşı’da dolaştırdıkları kurbanlarının sırtından paralar kazanmakta, her alışverişten komisyon almaktadırlar… Çarşının Türk esnafı, başlarında haşmetli türbanlarıyla dükkânlarının önünde bağdaş kurmuş oturuyor ve hiç ses çıkarmıyorlar. Eğer alıcıysam, altın yaldızlı şişeler içinde satılık merhemleri, esansları, gül yağları ve kokulu hapları var. Burada odalıkların ve efendilerin güzel kokması için her türlü sular, gözleri parlatmak üzere tozlar, kahveye katılmak üzere keyif verici damlalar bulunuyor. Alıcı değilsem de ziyanı yok. Bu esnaflar haşmetli burunlu, sakin ve vakur insanlar.”
 
23.12.2016